hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2023 Pazartesi

Olsun ❤


 

Her sene en azından bir yazı paylaşırken koskocaman 2022 hiç blog yazmamışım. Öyle olmasın, bir tane benden ses olsun, anısı dursun burda.

Anlamı komple değişen şeyler oldu yazmayalı, hiç değişmeyen şeyler de.

Önem, zaman, iş, sevgi, gerçeklik, istemek, hayal, güç... Bunlar anlamı yenilenen kelimeler oldu, kimisi kendini yok etti, kimisi kocaman oldu, kimi puf oldu :)

Renkler, işler, içerikler, tatlar, kişiler hepsi değişti. Ne güzel var olmak, ne güzel dönüşmek, üretmek, yaratmak, olmak, paylaşmak, bilmek.

Kıymet hep bilirdim, hala biliyorum. Çok şükür, zamanın olmadığı yerde kendime anım olsun, andım olsun, hatırlatsın bu yazı da, kendimi hatırlatsın, olmayı hatırlatsın. Önemi olmasın. Tadı olsun, kokusu olsun, hissi olsun.

Kendime, özüme yakın oldukça biliyorum her şey bir. Yakın olmadığım zamanlarda dualiteye düşüyorum ama biliyorum, o da hak. Önemi yok, öyle de olduğu gibi, böyle de olduğu gibi hayat. Eskiye göre az tanımlıyorum, az biliyorum... Profile en başta yıllar önce yazdığım gibi ''Herşeyin içinden hiç de ummadığımız bi zamanda minnoş ötesi, bıdık ve sihirli bişilerin çıkabiliceğinden bahsediyorum ❤''

Dönüp dolaşıp geldiğim yer hep aynı, kendimden kendime, aradaki turlarımda da oluveren de hayat oluyor, kendiliğinden oluyor. Emek, fedakarlık, üretim, paylaşım, hepsi cepte, kaynaksa sonsuz. 

Olsun ❤



23 Mart 2020 Pazartesi

'Be the change you want to see in the world'


'Be the change you want to see in the world'
-Gandhi

Burdan yola çıkarak bir 'a-ha moment' yaşadım o yüzden hemen burayı açıp aklımdan geçenleri buraya bırakmak istiyorum.

Neye ihtiyacımız var? Neleri görmek istiyoruz? Neleri dinlemek istiyoruz?
Bütün bunlar bize iyi geliyor mu?
Ne istediğimizi biliyo muyuz ve bu konuda ne kadar N E T iz?

O kadar önemli sorular ki bunlar.
Çünkü ne istediğini keşfetmek için kendimize bu soruları çok sık sormamız lazım. Cevapların peşine düşüp, araştırıp, yanıtları bulduğumuzda da güzelce keskinliğini artırıp, netleştirmemiz lazım ki harekete geçince ne yöne gideceğimizi bilelim.

İş hem başa düşüyor hem de 'olacak olan' oluyor. İkisi çok zıt görünmekle birlikte aslında akış ve dengenin formülü belki de. Çünkü sen başına düşen işini yapmayınca olacak olan da nasıl olabilir? Bu defa; ''sen başına düşeni yapmadığın'' dualitedeki olacaklar oluyor.

Çok çok heyecanlı bu konu, çok düşünmek gerek üstüne. Ne kadar yüzeysel sanıyorsak o kadar uzağız bence, ne kadar basit olduğunu anladığımızda da olayın ta kendisi işte, yaşam.

Bu gece çıktım yukarı bu resmi yaptım. Sonra durdum düşündüm. Ne kadar zarif bir duruşu var bu bitkinin. Resmen zerafetin resmi. İlk defa evde bir duvara asmak istedim yapıverdiğim bir resmi. Ben bunu çizdim bu gece çünkü buna ihtiyacım var, nezakete, zerafete, bu durumu görmeye ihtiyacım var. Ve aferin bana, gözümün görmek ruhumun duymak istediğini kendime gösterdim. 

Cesarete mi ihtiyacımız var, cesur olucaz, güzel sözlere mi, güzel konulardan bahsedicez. İyi şeyler mi görmek istiyoruz, iyi olucaz. Bazen şunu duyarız ya; 'ne istediğimi bilmiyorum ama ne istemediğimi çok iyi biliyorum'. Bu değil. Bu çok net ama bu değil ilerleme sağlatan. Çünkü burda bile ne istemediğini onurlandırıyorsun.

Of. Çok iyi geldi.

bye :)


3 Haziran 2019 Pazartesi

wild, spirit, inspirational



Birçok şey okuyorum, dinliyorum, öğreniyorum, tecrübe de ediyorum ama bu hepsini anladığım anlamına gelmiyormuş. Anlayıp anlamadığımı, aynısını ya da benzerini yaşadığımda kendi içimde, sadece kendi tanık olduğum içsel tepkilerimde görüyorum.
Bazen şok oluyorum çünkü bir milyonuncu kere yaşıyorum ve bir milyonuncu kere aynı yanardağlar patlıyor içimde,
ya da beşyüz milyonuncu kere de olsa yine o adımı atamıyorum.

İnsan ne eğlenceli :) 
Bir çeşit deli aslında.

Yaşamımdaki dönüşümler sürecinde şimdilik edindiğim en kadim bilgi sanıyorum ki 
‘tanık olabilmek.’ 

Bazen başarabiliyorum kendime tanık olmayı ve ne yaşadığımı, neden öyle hissettiğimi, altındaki mesajımı araştırabiliyorum. Yalnız kaldığımda kendimle, bazen o kendi kendime içimdeki gizli kapı açılıp düşüncelerim berraklaştığında, cevaplar ardı ardına içimde yankılandığında kalbim genişliyor. Bu aralar hem ilham kanallarım, hem içimdeki kapılar pencereler, hem de sanki bütün yollar o kadar geniş o kadar açık ki... Yeni yeni anladığım, hissettiğim, bildiğim şeyler var. Adlandırmıyorum onları, sınıflandırmıyorum ya da bildiğim bir şeylere benzetmeye çalışmıyorum. Yepyeni ve öyle pırıl pırıl oldukları gibi kalsınlar diye yerini bile değiştirmiyorum bulduğumda. 

Hissettiğim;
Herkes hem biricik ve tek, hem de bütün.
Ben kimseyi memnun etmek için varolmadım,
Ya da birileri ‘iyi’ desin bana diye değil,
Ya da ‘doğru’ (kime göre ve neye göre ne ise?) olanı yapmak değil varmak istediğim yer.
Mantık, Doğru, ‘-meli,-malı’, Yorum, Hikaye... Bunlar o kadar göreceli ki.

Bir tek şey hissediyorum o da doğal olanın, içten gelenin, varoluşsal olanın peşinden gitmek. 
Kişi, fikir, his, yol, ne olursa; saf ve pürüzsüzse ayırd edebiliyorum. 
Bazı kararlar aldığımda çok saygı duyduğum ve değer verdiğim bir kişi aramıştı ve şöyle demişti;
‘Yepyeni bir dönem başlıyor hayatında. Yalnız bir kadının başaramayacağı hiçbir şey yok. Ne kadar güçlü olduğuna şaşırıcaksın.’ Çok samimi de değildik aslında, çok şaşırmıştım böyle yüreklendirici ve sahiplenici konuşmasına.

Tam da anlamamışım demek ki o an. 

Bilmediği şeyi anlamıyor insan. Bildikleriyle kıyaslıyor, benzetip anladı sanıyor. Bu sebeple bence o kadar çok kişi rüyada yaşıyor ki. Yanlış öğrenilenler rüyası. Başkalarının sesleri dünyası. 
Ben hayal bile etmiyordum limitlerim olmadığını, sınırsızlığı.
Ve bütün limitler, sınırlar kendi beynimin bana oyunu. Kendimi tanımladığım o özlellikler, huyum sandıklarım, parçası olduğum hikaye... Hepsi  beynimin yorumuydu, öyle bir şey yoktu. 
Ben limitsizdim, yeterliydim, sınırsızdı ihtimaller.

Hep olumsuzu olumluya otomatik olarak çevirmeye güdümlü bir yapım oldu, olumsuzluk olmamalıydı sanki, huzursuzluk çok korkunç ve önlenmesi gereken birşeydi... Ama bebek adımlarıyla öğreniyorum artık olumsuzlukları ve huzursuzlukları öylece olduğu gibi kabul etmeyi, düzeltmemeyi, sadece tanık olmayı.

Varolmayı araştırıyorum. 

Kendi varoluşumu, sebebimi, katabileceğimi, alabileceğimi, sürdürebilmeyi, pırıldayabilmeyi, yoluma ışık olmayı, doğru bildiğim yanlışları, yanlış bildiğim doğruları, kendime sahip çıkmayı...

🖤

18 Temmuz 2018 Çarşamba

Bunu Kutlamalıydım ❤


Bana neler olduğunu anlatmaya çalışıcam şimdi.

Yaklaşık 5 hafta önce hayallerini kurduğum bir iş teklifi aldım çok sevdiğim mimar bir arkadaşımdan; bana yeniden restore edilen bir otelin ahşap zeminine mandala çizmemi teklif etti. Hatta ben ilk başta kabul etmeye cesaret edemedim çünkü daha önce hiç yapmamıştım ve yaklaşık 70 metrekare bir alandı. Ama arkadaşım beni yüreklendirdi, ''ya sen yaparsın 1-2 gün düşün sen arıcam yine ben seni'' dedi.

Biraz araştırdım, pinterestten baktım çizimler yaptım falan cesaretlendim; dedim ki ''tamam, ben bunu yaparım.'' Zaten daha zaman vardı, 1-2 ay içinde yapıcaktım. Bi çaresini bulurdum.

Aradan zaman geçti bir gün Hilal aradı; 'Nihan, o gün bugün :)'' dedi. Ayy çok heyecanlıydı. Neyse önce bir keşife gittim, asıl mimarla el sıkıştık; acaip de güzel bir para teklif ettiler; benim kafamdakinin 10 katı falan. Ve dedi ki; ''Bu da sanatçı olduğun için..''

Yani bu rakamlar, bu işin içeriği, sanatçı olarak tanımlanmak... 
Bunlar benim çocukluk hayalimdi.

İçim içime sığmadı, gözüme uyku girmedi. Serhoşko da bana çok yardım etti ve 3 günde bitirdik işi, teslim ettik. Herkes bu süre içinde o kadar beğendi, o kadar güzel yorumlarını paylaştı ki... 
Bu 3 günün bana verdiği hisleri ömrüm boyunca bir milat gibi hatırlayacağım. 

Derken :) bir başka kişi benim çizimimi görüp arkadaşımdan numaramı istedi ve beni arayıp bu defa kids club kısmının içindeki duvarlara çizim yapmamı teklif ett, aynı paraya hem de :)

Allahım :)

Ve tamamen benim hayal gücüme bıraktı. 

Tabii aynı zamanda ben çok da endişe ve kaygılıydım çünkü yapıcam ama ilk defa yapıcağım için o kadar büyük beğenilmeme ve başarısız olma korkusu yaşıyorum ki. Bazı şekilleri çizerken nefesimi tutuyorum, kesinlikle dinlenmiyorum ve hatta su bile içmedim 2. işimde.

Ve işte hikaye de burda başlıyor.

Cumartesi günü öğleden sonraydı, işi teslim ettik. Jet hızıyla bir müşterimizin açılışına izmire ışınlandım. (arada eve uğrayıp çok hızlı duş aldım.) Açılışta da rolümüz büyüktü çünkü onların danışmanlarıydık, güzel bir şeyi temsil ediyorduk ve duruşumuz önemliydi.

Biraz erken ayrıldık, ertesi gün seçim günüydü, yine izmire gelip oylarımızı kullandık. 
Dönüşte ben halsizleşmeye başladım. Birşeyler yemek için bir yere oturduk, alel acele ne yedim hatırlamıyorum Serhat'a dedim ki; ''ben arabada biraz uzansam seni orda beklesem olur mu?'' o sıcakta arabada biraz dinlendim. Eve geldik.  Ertesi gün aile hekimine gidelim dedik belki ilaç yazar. Doktor muayene etti, idrar testi yaptı, temiz çıktı, ''sen yanlış pozisyonda uzun süre kalarak güneş altında mı çalıştın?'' dedi :) 
Oha dedim :) 
O kadar belli miydi halimden.  
O gün akciğerlerim sanki kasılmış gibiydi ve kesinlikle derin nefes alamıyordum, biraz nefesi zorlayınca öksürük krizine giriyordum o da aşırı derecede canımı yakıyordu.

Vücudumun mineral kaybettiğini söyledi, magnezyum tableti verdi. 
Çok su içmemi ve dinlenmemi söyledi.

Ertesi gün ben daha kötü oldum. 

Bu defa hastaneye gittik. 
Acilde bir kaç kötü deneyimden sonra dahiliyeden randevu aldık. Ve doktor ''hemen hastaneye yatış yapıyoruz'' dedi. Ben önce ne kadar abattı diye düşündüm içimden. Çok moralim bozuldu odaya girip bileklik takılıp damar yolu açılınca. Kanlar alındı hemen, bir de benim damarlarım aşırı ince hep aynı şeyi yaşarım. O iğneyle delik deşik edilir kolum, hemşire panikler... İlk gece ateşim 39,5-40 hatta 40,5. Serhat başımda soğuk sulu bezlerle beni serinletmeye çalıştı sabaha kadar, ilaçlar etki etmedi. Soğuk duş aldırdı bana bir kaç kere. 

Böyle tam 6 gün hastanede kaldım. 

Arada izinli eve gitmeme müsade ettiler kolumda damar yoluyla. İçtiğim bir antibiyotik de dokundu, daha kötü yaptı beni. Bir gün psikiyatra gönderdiler bana sakinleştirici verdi. Çünkü benim göğsüm iyice sıkıştı ve ben yatay pozisyona gelince nabzım 130lara gelip öksürük krizine girmeye başladım ve ciğerlerimde aslında bir sıkıntı yoktu, tamamen psikolojikmiş. 6 gece uyumadım.

Başıma gelen de şuymuş; 
vucüdumun, yorgunluk ve su kaybına bağlı olarak sıvı elektrolit (iyon) dengesi iflas etmiş. 
Güneş çarpmasının bir kaç tık üstü. Bu şekilde ölen insanlar varmış, inanırım çünkü ben ne böye birşey yaşamıştım ne de duymuştum. 5 kilo verdim. 
(55 kiloyken 5 kilo verince %11 kilo kaybı demek oluyor, ya kikiriğim çıktı.)

Zaten çok kısa bir süre önce ikinci düşüğümü yaşamıştım ve çok yüzeyseldi atlatma sürecim, büyütmedim ama ne hissettiğimi de anlayamadım.

Çok üst üste geldi.

Kimi insan trafik kazası geçirir, kimi kalp krizi; bir dönemeçten geçerler ve artık aynı kişi değildirler. Ben de kendimi öyle hissediyorum.

O geceler de uyumazken ve halüsinasyon görmezken hayatım gözümün önünden geçti hep. Kendimi gördüm, yaşantımı gördüm, eksik yanlarımı, güzel yanlarımı... 
Ve kendime sahip çıkaya karar verdim. 

Çok korktum. 
Bir daha sağlıklı olamıcağıma inanmaya başladım. Yatamıyordum, gülümseyemiyordum bile, konuşmak gelmiyordu içimden. Sanki ruhum çekilmişti. Silinmiştim sanki.

Bir gece kalktım kağıda şekiller çizdimi geometrik noktalar çizgiler. Tamam dedim şimdi anladım, burası kaynaktan beslenemiyor, tıkanmış burası bunu çözmem lazım :) Başka bir gece evde uçuşan simli kumaşlar görüyorum, üstümdeki t-shirte elliyorum ''aa tamam anladım, aynı bu kumaşmış'' diyorum. Zaten her gece sabaha kadar elimde fırça havaya birşeyler çiziyorum sanıyorum kendimi. Sanki dünyada değilmişim gibi. Sanki arada biryerlerde kabusla rüya karışımı bir boşluktayım.

Toplam 3 hafta sürdü. Çalışamadım. Zeynoşko idare etti herşeyi sağolsun.

Ve ben kendime dönüştüm.

İlk aldığım karar dünyasal oldu; tabii ki bundan sonra bol su içmek... 
Çünkü ben hiç susamazdım. Bazı günler hiç (gerçekten) su içmediğim bile oluyordu. Tuvalete girmeyi de sevmezdim zaten.

İkinci aldığım karar da parlamak oldu. 
Bundan sonra kendi ışığımın kıymetini bilicem, sevdiklerimin de, yapabileceklerimin de , gücümün de... Sanki içimde yanan mum bitti ben söndüm de yepyeni daha büyük bir mumum var artık. 
Ve serhoşkom, o benim ışığım. Ve ailem, gücüm.

Herşey için teşekkür ederim.

Bunu kutluyorum ve kendimi çok şanslı hissediyorum.

❤

9 Eylül 2017 Cumartesi



Peki hayat nasıl gidiyor?

Hayaller ne alemde, gerçekler ne durumda... 
Mutlu muyuz?

İnsan kendine bunları sormalı hep. 
Neresindeyim. Ne isterim. Ne üretebilirim ben.

Yoksa; O neden bunu dedi, o neden bunu yapmadı, o neden öyle değil, onlar neden yine böyleler?
Ah, tam bir zaman kaybı.

Hep isterim ki; iç ışığım öyle parlasın ki, derinlerimdeki çarklar öyle hızlı işlesin ki, kendi enerjimi kendim üretebileyim, üretebildiğim gibi yayabileyim de. Öyle üretken olabileyim ki, sanki görünmez bir pelerinim varmış gibi ve ben gizli bi süper kahramanmışım gibi :) 

Öyle zengin olayım ki, öyle çok para kazanayım ki; 
gezegenin neresine istersem isteyim yanıma eeen sevdiklerimi alıp uçabileyim öyle uzun hesaplar yapmadan. Takvimlere değil, kalplere bakarak. Ya da birinin kirpiklerini süzülmüş gördüğümde hemen çözüvereyim sorunu, 'yaaa parasal şeylere hiç kafa takılır mıııı? Boşver ya :)'' diyim. 

''Para ne ki?'' olsun. 

İç müziğim hep ''chill out'' olsun, iç modum hep ''deep focus''.

Böyleee; Pırıl pırıl...
✨

Urla'ya taşındığımızdan beri yeni yeni ayaklarım yere basıyor. 
O neydi aylarca evsiz, bi valizle bi gece orda bi gece orda. Ne kadar yorulduk 7 ay, ne kadar yıprandık. Ama değdi. 

Unuttum gitti.

Şimdi artık ''tamam ya abartma o kadar da'' iç sesi aşamasındayım. 
İç sesim haklı; evsizken de evsiz oluşumuzu hiç abartmamıştık. Çok normalmiş gibiydik hep :) Yani her gün aynı şeyleri giymek, birinin evinde yer yatağında veya koltukta uyumak, akşamları kendi kendine asla olmamak, hiç bir zaman tam anlamıyla kendini salamamak, hep misafirlikle ailecek kalabalık birlikte yaşamak arasında biryerlerde olmak o kadar normalleşmişti ki. 
Ve hep söylüyorum biz çok şanslıydık çünkü bizdeki 2 abi 2 abla ve 3 yeğen kombini gerçekten dünyanın en güzel ailesi. 
Hep çok şükrediyorum.

Demek istediğim; ev, bahçe, sahip oldukların, maddeler. Bunlar mutluluk sebebi değiller. Bunlar belki etken faktör ama mutluluk sebebi yürekte. Sevdiklerinde. Ve kendini ne kadar sevdiğinde.
Ait olduğun yer fiziken olduğun yer değil, veya içinde bulunduğun ortam değil. 
Ait olduğun yer düşünce biçimin. Nelere ışık tuttuğun.

Son zamanlarda dinlediğim bir meditasyon uygulaması var ve çok hoşuma giden bir benzetme var bir meditasyonunda. Şöyle;

Bir bahçe düşün. Bahçenin bazı yerlerinde çok güzel çiçekler var, bazı yerlerinde hiç görmek bile istemediğin ayrık otları. Ve sen hangisini sularsan tabii ki onlar daha çok güçleniyor ve büyüyorlar. Ve bir zaman geliyor ki bahçeyi en çok suladığın bitkiler sarıyor. 
Mesela güzel çiçekleri suluyorsun ve bahçe rengarenk çiçeklerle doluyor. Ayrık otları da hala ordalar ama bahçen o kadar güzel ve sen o kadar çok seviyorsun ki seni rahatsız etmiyor. Söküp atıyorsun sadece gördükçe.
Veya tam tersini düşün, durmadan ayrık otlarını suluyorsun ve sahip olduğun güzel çiçekler büyüyemezken bütün bahçeyi ayrık otları sarıyor. Aslında asla istemeyeceğin birşey bahçenin ayrık otları ile kaplanması ama sen onları suladıkça doğal olarak büyüdüler ve bahçen ayrık otları ile doldu. 

İşte düşünce biçimimiz de bu kadar önemli.
Eğer durmadan memnun olmadığımız konular üzerinde durursak; onları düşünür, onları konuşursak hayatımız onlarla kaplanıyor. Güçlenirler ve artarlar. Çünkü onlara zaman harcarız. Bahsedilen psikolojik bir şey değil. Yani bahçen çiçek doluymuş gibi hayal etmek değil. Bahçenin çiçeklerle dolması için sen çiçeklerle ilgilenmelisin. Onları düşünmeli, onlarla zaman geçirmelisin. Eğer sahip olduğun güzelliklere rağmen durmadan sakız gibi sorunları konuşuyorsan ve sorunlarla haşır neşir oluyorsan konuşabileceğin daha fazla sorunla buluyorsun kendini. Daha fazla sorun, daha fazla problem. 

O yüzden iyi konulara odaklanmalı ve iyi konulara zaman ayırmalıyız. Bu demek değil ki sorunları görmezden gelelim, hiç konuşmayalım. Tam aksine onlara layık oldukları zamanı ayırıp söküp atalım ve lafını dahi etmeyelim. Nasıl olsa başka bir yerden başka bir sorun yine çıkacak ve onu da söküp atacağız. Bu bahçe ile ilgilenmenin vazgeçilmez gerçeği. Ayrık otu gördün mü söküp atarsın, ama durup durup da onlardan bahsetmezsin ve fazla da canını sıkmazsın.

Ama uzuuuun uzun begonvilin pembeliğinden, adaçayının yerini nasıl sevdiğinden, o portakal ağacının nasıl da filizlendiğinden bahsedebilirsin. Zeytin ağacının nasıl zeytin dolu olduğundan, ortancaların nasıl da sonra sonra yeniden dirildiğinden, yavru muz ağacının tuttuğundan, kaktüsün yavruladığından :) 

❤︎ ❤︎ ❤︎

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Evren Cesurları Sever ♡


♡
18 Mayısta taşındık, artık evimiz var.
Urlaya yerleşmeyi başardık :)

Neredeyse 2 ay olacak taşınalı ve daha yeni yeni normalleşiyor hayat. 7 ay boyunca valizle, evimiz olmadan yaşadığımız sürede nasıl şartlamışsak kendimizi, daha yeni yeni salabiliyoruz. 

Şehir hayatından, kurumsal hayattan, kalabalıktan, biri olmaktan, trafikten, AVMlerden, bir anlamda sistemin parçası olmaktan kurtulduk, zincirlerimizi kırdık kendimizce. Bundan sonrası daha çetin artık, gerçek bir mücadele ve maceradayız artık. Yaşamı yaşayacağız. An'ı yaşayacağız. Bu ev bize ilham kaynağı olacak bundan sonraki inançlarımız ve mücadelelerimiz için. 

Hem bir sembol, hem yuva, hem hatırlatıcı.

Hiç birşey daha kolay değil aslında ama daha anlamlı ve daha gerçek. 
Bizim için önemliydi ve peşinden gittik. Güzel olan zaten ne yaptığımız ve neyin içinde olduğumuz da değil. ''Bizim için önemli olan''ın peşinden gidip, ne olursa olsun sabretmemizdi. 

Cesur olmamızdı.

Serhatın böyle müstakil ev ve daha doğal yaşam tecrübesi var; annesiyle bir süre Urla'da yaşamışlardı. Çok seviyor doğayla baş başa olmayı. 
Benim de neyse ki içimde bir pokahantas olduğu için rahat alışıyorum.

Doğruyu yapıyor olmanın verdiği çok garip bir ''iç his'' var. 
İçimdeki ben, bana telkinlerde bulunuyor gibi, sanki ''Artık burdasın, evindesin. Herşey yolunda. Merak etme'' der gibi. Sırtımı sıvazlarken benimle de gurur duyar gibi. Çünkü büyük değişimlerden geçtik. Büyük kararlar aldık. Ve aslında sadece kalbimizin sesini dinledik.

Son süreçte öğrendiğimiz çok şey oldu Serhoşkomla, çok okuduk, çok izledik, anlattık birbirimize. Birbirimize daha sarıldık, biraz yalnızlaştık, belki de birazcık içimize kapandık. 
Kendimizi daha güçlü hissediyorum. 
Evrenle olan bağımızın güçlendiğini, doğru tarafta olduğumuzu hissediyorum.

Neler okuduğumuz, neler duyduğumuz, öğrendiğimiz, hatta bildiğimiz önemli değil; içimizde ne HİSSETTİĞİMİZ önemli. Ne hissediyorsak, en derinlerimizdeki duygu halimiz, o en içten sadece kendi bildiğimiz neyse; o oluyor hayatta. Son öğrendiklerimiz, bildiğimizi sandıklarımız değil, ''iç hissimiz''i yaşıyoruz. 

Bilinçaltımız farklı bir dilden anlıyor. Kalp&Ruh dilinden. Ne sözcükler, ne konuşulanlar, ne düşünceler. O hislerimizi tanıyıp hislerimizi sayıyor. İyi hissediyorsak rahatlıyor, yorgun ya da zayıf hissediyorsak da peşpeşe sıkkınlıklar birbirini takip ediyor. Çünkü onu 'komut' olarak algılıyor. Çünkü bilinçaltımız da, evren de, hayat da, gezegen de, birbirimiz de; hepimiz birbirimize bağlıyız. Bir'iz. Çok mantıklı düşününce, hissedince. Zaten bunu hep şaşırarak yaşamıyor muyuz. Nasıl bir tesadüf bu dediğimiz çok şey yok mu. Hissetmiyor muyuz. 
Ama garip bir ısrarla unutmaya programlı gibiyiz bunu. 

Bu böyle.

Serhat ''ho'oponopono'' ile ilgili bir video açtı geçen gün. Daha önce ablam da uzun uzun bahsetmişti. Ben de bir iki yerde okumuştum. Ama her seferinde kelimeyi söyleyemedim. Tam anlamını da direk hatırlayamadım. Hayal meyal aklımda kalanlar olmuş sadece. Demek ki hissetmedim tam olarak ne olduğunu. Ama artık pek çok şey kafamda da oturuyor. 

Biliyorum ve kabul ediyorum. Ne yaşıyorsam, ne başıma geliyorsa bundan 'ben sorumluyum'. 
Çok şükür. Herşey için binlerce kere, binlerce kere, seni seviyorum, özür dilerim, lütfen beni affet, teşekkür ederim. 

''ho'oponopono'' gibi daha bir sürü fikir, öğreti, bir sürü inanç, bulgu, kitap, video...  Hepsi, bildiklerim ve bilemediklerim... Bir kısmı popüler kültür, bir kısmı trend, bir kısmı kadim bilgiler, bir kısmı mistik konular, bir kısmı din, bir kısmı da neyse ne... İnsan yüreğini rahatlatmalı, iyi gelen şeyleri yapmalı, kendine yakınlaşmalı. Çoğu şeye önyargım yok artık benim, etiketlemiyorum da hemen.

Hep Deepak Chopranın konçısnıs, konçısnıs, konçısnıs ile başlayan cümleleri geliyo zihnime :) 

(*consciousness)

Ne kadar harika ki içimizde evrenin gücünü taşıyoruz, kalplerimiz sınırsız. 
Sevmek sınırsız. 
Hayal etmek sınırsız.

♡


*''ho'oponopono'' merak edenler ----->   Zero Limit - Joe Vitale, Dr.Ihaleakala Hew Len



14 Ocak 2017 Cumartesi

❤ HOME



İnşaat iznimiz hala çıkmadı. 
Kuşadasındaki evi boşalttık ama, geçtiğimiz 3 ay içinde toplamda sadece 10 gün kalabilmişizdir en fazla. İzmirde işlerimiz oluyo, gece kalmak için kuşadasına gitmek mantıksız oluyo, pek iyi bi fikir değilmiş kuşadasından ev tutmak.

Zaten kuşadasından ev tutmamızın tek amacı serhoşkonun işi oturana kadar işine yakın olmasıydı, düzene oturdu artık. Hala tam anlamıyla aktif değiller ama sistemi kurdular tamamen, artık havanın iyi olmasını ve müşterileri bekliyolar. Çok şükür.

Zaten azıcık eşyamızı yanımıza almışken 15 gündür sadece bir valiz eşyamızla ablamlarda metenin dolabındayız. 3 gün sinoşkolarda 3 gün zeynoşlarda kalıyoruz. 

Günler çok dolu geçiyo, TEA&POT da çok yoğun çok şükür, bi konteynırlardayız, bi görüşmelerde, bi gün evle ilgili bişey çıkıyo urlaya gidiyoruz.

Resimdeki proje, arkasındaki seranın önünde tellerle çevrili yer de evin arsası. Projede iki ev var, sağdaki bizimki, soldaki sinoşkolarınki. Çok güzel olucak inşallah kısmetse. Gidip gidip önüne arabayı parkedip müzik açıp arsayı izliyoruz. Hava güzelse içinde oturuyoruz :)

Home.

İnşaat izniyle ilgili işler ters gidiyo gibi görünüyo. Gibi görünüyo diyorum çünkü son birkaç seferdir ters giden bişeyler sayesinde daha iyileri oldu. Bugünlerde ahşap evimizi yapacak olan firmanın sahibi Hakan abinin eşi Mehtap abla bi süper kahraman gibi girdi hayatımıza. Onun sayesinde belki biraz hızlanabilir bazı süreçler. Ama ne zaman ne gelişme olucak, ne zaman evimiz olucak bilmiyorum.

Ama sonunda çok güzel olucak.

Şu anda da çok güzel zaten çok şükür. Hiçbirşeyden hiçbir şikayetim yok. 
Ne kadar çok şey öğrendik bu geçen zamanda. Çok şanslıyız gerçekten. 

Bazen ev bitince ne kadar güzel olucak herşey diyorum içimden. Önceden olsaydı böyle derdim çünkü. Ama artık öyle demiyorum çünkü artık 'herşey ne kadar güzel' demeyi tercih ediyorum. Tüm bunlar için uğraşmak da çok güzel. Evi özlemek, planlamak, hayal etmek de çok güzel çünkü.

Çünkü herşeyin çok güzel olmasının sonuçlara ya da olanlara bağlı olmadığını öğrendim. Ve mutlu olmak için birşeyleri beklememeyi; mutlu olmak istiyorsam olmayı öğrendim.

Ya da hayaller kurup güzel günleri o hayallere bağlamanın ne yanlış olduğunu öğrendim. hayalin kendisi bulmak, onu kurmak, olmasına çabalamak, oldurmak. Tamamı zaten hayalin kendisi. Hayalinin gerçek olması bir an sadece hepsinin arasında. Eğer tüm süreci hayalinin gerçek olmasına bağlarsan hayalin gerçek olmadığında yıkılıyosun ya da gerçek olduğunda yetmiyo. Çünkü dedim ya sadece bir an o. 

Ama tüm süreç hayalin ta kendisi.

Herşey zaten çok güzel. Sağlık oldukça herşey çok güzel. Zihnimizde bitiyo, kendimiz belirliyoruz. Hep buna inanırdım artık öğreniyorum da. 

Çok şükür herşey için.

                                                      

❤ 

❤ 

❤

 


7 Aralık 2016 Çarşamba


Gerçekten herşey beynimizin kurgusu olabilir mi…

Değilse nasıl oluyor da bu kadar düşündüklerimizi yaşıyoruz ya da karşımıza çıkan kişiler, zamanlamalar, hayaller, hayalkırıklıkları nasıl bir sarmal olmuş akıp gidiyor.

Eğer bir süper kahraman olsaydık ve bize süper gücünüz ne deselerdi; 
(çok saftirikçe) sevmek ve cesaret derdim.


Çok saftirikçe sevmek de ne peki.

Çok saftirikçe sevmek ne; bilmek için küçük bir çocuğu izlemek en doğru yol olabilir. Tüm etrafındaki ve kafandaki dış sesleri susturup, kendi iç sessizliğinde en derinlerinde ne istediğini hissedip, hissettiğin ve ihtiyacın olanı şeyi bulup sevdiğin kişiye vermek. Bunu sevdiğin kişiye öğretmek, unuttukça hatırlatmak. 

Ve bunu birlikte yapmak. Böylece çoğu şeyle zaman kaybetmiş olmazsın. Egosal, ‘Ben’sel şeylerle zaman harcamamış oluyorsun, kusur aramamış, eleştirmemiş, eksiğini dillendirmemiş, beklentiye girmemiş, kendi dışında zaman kaybetmek yerine içine dönmüş olusun. Ama bunun ilk ve her safhasındaki koşulu daha almadan vermek. 

Vermekten yorulunmaz, verdiğin aslında kendinedir. Vermekten değil, eleştirmekten yorulunur, beklemekten yorulunur, kırılmaktan yorulunur ama vermekten yorulunmaz. Benim en yürekten bildiğim inancıma göre bu böyle en azından. 

Ben bunu yazarken daha insanların sesleri kulağıma gelir gibi oluyor, ama şu şu şu şöyle dedi, şu şu şurda şöyle oldu. O öyle değil. Bu böyle. 
İşte bu sesleri susturmak çok büyük mesele :)

İnsan gücünü kendi yüreğinden almaz mı, ve bence de tüm yaşadıklarımızı o yürek belirliyor. Nerelerde kırılırsa oralarda zayıf oluyor, nerelerde pırpır ederse oralarda güçleniyor. Peki verdikçe yürek gücünü kaybeder mi? 
Yürekten verilen güç evrenden gelen bir güçtür ve eksilmez, yeri daha da dolar.

Peki cesaret neydi?

Cesaret içinden gelen sesi sonuna kadar takip etmekti. 
İç sesine güvenmek, kaybetmekten korkmamak. Kaybetsem de altından kalkarım demek. Güçlü olduğunu hissetmek. Aşırı derecede korksan bile üstesinden gelebileceğini bilmek demek. İçinde bi pusula olduğunu adın gibi bilmek demek. Gösterişten uzak, sessizce kendin için ilerlemek cesaret.

Sihirli bi iksir yapabilseydim içine sevgi (ama saftirik sevgi :), cesaret ve sağlık koyardım. Bol bol da içerdim, sevdiğim insanlara da içirirdim. 
Hayat çok farklı olurdu heralde. 

Benim bir gizli bildiğim var.

Öyle Sezen Aksunun bi şarkısı vardı, denge, çok severim çok eskiden beri.

‘’Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız’’

Gizli bir bildiğim var benim de, ben emin olmak istedikçe karşıma çıkan, tüm hayatımı saran bir bildiğim var. Gücümü kendi kalbimden almaya devam edicem, sevdiğim herkese de bunu hatırlatıcam. Vericem. Çok saftirikçe sevmeye devam edicem ve hep cesur olucam. 

Ev hayatımızı ve sevdiğimiz eşyalarımızı bir depoya koyup, kapısını da kilitleyip; anahtarını elimize aldığımızdan beri tam 54 gün olmuş. Herhalde daha da bir 35-40 gün var kendi evimizde uyuyabilmemize.

Biz de Serhoşkomla birbirimize evimiz olduk. 
Daha cesur, daha güçlü olduk. 
Birbirimize yardım ediyoruz, daha az eşyayla daha çok mutlu olabilmeyi öğrendik biraz hızlı ve sert bir geçişle. Bir çanta ile bir hafta geçirebilmeyi baya iyice irdeledik :) Hep konuştuğumuz şeyleri hemen uyguluyoruz artık. 

Hayal edebiliyorsak zaten gerçek de oluyor bu yöntemle. 

Yolumuz uzun, güzel.

Çok şükür herşey için.

❤︎



1 Ağustos 2016 Pazartesi

Hiç yılmadan dilek tutmaya devam ❤︎



O kadar güzel bi kitap okuyorum kiii...

Bitmeyecek Öykü / Michael Ende

Daha tam yarısındayım. Tam düşündüğüm gibi herşey. 

Doğru kitaplar sana gelir, ya birileri sihirli sözcüklerle önerir, ya alakasız bi zamanda duyarsın ismini, aklında kalır ve bir anda olmadık yerde o kitap gözüne çarpar, ya da öyle birşeyler işte ama her en sevdiğin kitabın tatlı bi hikayesi olur.

Benim öyle en azından.

Çok kitap okuyan birisi değilim ben  ne yazık ki ama her zaman okuduğum bir kitap vardır. Biraz yavaş okuyo olabilirim ya da kitaptan kitaba atlayarak 2-3 kitabı birden ordan oraya yanımda taşırım. Ama bitirince de yeri çok özel olur o kitabın, en sevdiğim cümleleri çizilir, gerekli yerlere ':)' gerekli yerlere ':(' bırakılır. Dönüp dönüp bakarım okuduğum kitaplara.
Öylesine okuduğum bi kitap yok gibi.
Hepsi çok önemli oldu hayatımda hepsini çok severek geri koydum kitaplık rafındaki yerine. 

Zaten öyle çok hikaye roman da okuyamıyorum. İnsanların kafalarında dönüp duran düşünceleri okurken sıkılma geliyo, ya da dizi/film izleme duygusu uyandıran kitaplarda bi hızlanıyo gözlerim ve kendimi kitabın sonuna çoktan bakmış buluyorum. 

Orta okulda Simyacı'yı okuduğumdan beri kişisel gelişim yada varoluşla ilgili kitapları sevdim. İnsanın içsel yolculuğu, evrenle aramızdaki bağ. Sihirli gizemli şeyler.

Şu anda da bana gönderilen bi kitap okuyorum daha öncekilerde olduğu gibi. Hem de bu sefer bi hikaye. Bu kitap hem biraz fantastik hem de ütopik... Hayaller diyarlarında geçiyo ve sihirli şeyler işleniyo...  1982 yılında yazılmış.

Çok ciddi konular yani benim dünyam için.

Kitapta yıldız ışıkları toplayıp onlardan eşya yapanlar, peri beyazları, altın tılsımlar, uğur ejderhaları, simyacı cüceler, ışıklı gece bitkileri, sihirli aynalar var...

Ama tüm bunlar değil asıl beni kitaba bağlayan.

İnanmayı seçtiğim ve hissettiğim şeyleri bu kadar bir arada yazılı olarak elimde tutunca çok garip bi duygu yaşadım. Hikayenin kahramanları çocuk imparatoriçe, tombiş yanaklı bi insan çocuk ve yeşil derili uzun saçlı bir çocuk. 

Beni kitaba asıl bağlayan; kitabın insanın içinde uyuyan güç için yazılmış bi kitap olması. 

Mesela ''varmak istediğin yola dilekler tutarak varabilirsin'' diyo...
 Her dilek seni varmak istediğin yere adım adım götürür çünkü. Çünkü evren hep seninle konuşur, konuşmak ister ama fırsat bulamaz. Dileklerin de bu fırsatlar işte. Sen dilek tutarsın, o dileğin peşinden giderken ilgili herşey ilgini çeker doğal olarak. Evren sana ulaşabilir. Ama sen dilek tutmazsan, yüreğine koymazsan bu dilekleri kapalı olursun. İşaretleri de görmezsin, sesleri de duymazsın.

Sonra mesela anahtarsız bi kapı var.
O kapıdan kimse geçemiyo, herkes çok geçmek istiyo ama anahtarı da yok kapının, tutma yeri de, açılmıyo da. Geçebilmenin tek yolu; tek istediğin şeyin o kapıdan geçmek olmaması, kapıdan geçmeyi herşeyden çok istemediğin zaman açılıyo kapı. Hepimizin yok mu çok ama çok istediği ama bi türlü olmayan bi dileği. Hatta beyinlerimizde şu kısır döngü yok mu?; olmamasından çok korkuyorum diye mi olmuyo acaba, korktuğum başıma geliyo da mı olmuyo yada yeterince çok istemiyo muyum da olmuyo mu. Yani en azından benim beynimde bu bi sarmal olarak arka planda dönüyo bazen hipnoz etkisi yaratabilicek kadar büyük bi güçle :) 

Çünkü çok istemek de çok korkmak da eşit enerji seviyesinde ve ikisi de çok kuvvetli, başaramayacakları yok. Kendini çok istiyo sanarken çok korkuyo da bulabiliyo insan. Yada Çok istemeye çalışırken. Ama çalışılmaz ki çok istemeye, ya çok istersin ya da çok istemezsin.

Ah beyin kıvrımlarım nelerle dolusun :)

Sonunda Atreju (yeşil derili uzun saçlı çocuk :) anahtarsız kapıdan geçmeyi evet istiyo ama sadece bunu düşünmüyo, biliyo ki istediği yere varıcak, ve kapı açılıyo önünde. 
Kitabın içinde kitap var hikayede. 

Kapıldım gidiyorum kitapta yazanlara 
❤︎

Daha sadece yarısında olmama rağmen inanılmaz yerlerdeyim, bakalım bitince ruh halim nasıl olucak, yazarım. 
İnsanın ruh hali belirlermiş yolun sonunu hep. 
Sahip olduklarına ne isim takarsan o olurlarmış.
Serhoşkoma dedim ki bu kitap sanki çok değişik bi iz bırakıcakmış gibi geliyo bende, sanki hiç unutmıcam bu kitabı. Belki de hayatımın bu dönemine rastlamasının da payı büyük bunda. 

Çok kısaca son olanları da özetliyim.

Evimiz satıldı, urladaki evimizin siparişi verildi.
Belediyesel izinler, projeler, işlemler halledilmeye çalışılıyo şimdi.
Herşey film şeridi gibi, şimdiden sadece 2-2 buçuk ay sonra da herşey olmuş olcak kısmetse.
Yazarken bile inanamıyorum. 
Yazdıklarıma bakınca kendimi anahtarsız kapıdan geçiyo gibi hissediyorum :)
Şehirden kaçış planımız çok güzel işliyo, işe yaradı.

Evren,
hiç merak etme biz yılmadan dilekler tutmaya devam edicez,
kulağımız ve yüreğimiz sende,
sen de hep yanımızda ol tamam mı 
❤︎

22 Mayıs 2016 Pazar

Çikolatalı kek koksun ❤︎


Artık o kadar eminim ki evi ev yapanın ne olduğundan.

Ne malzemesi, ne konumu, ne büyüklüğü, ne dekorasyonu... 

Evi ev yapan kokusu, içindeki sesleri... 

Urlaya taşınma kararı aldıktan, Serhat istifa edip abisiyle iş kurduktan ve biz evi satılığa çıkardıktan sonra bundan sonra yaşıcağımız evle iligili planlar her hafta değişti. Ama her hafta, artık arkadaşlarım sorduğunda gelişmeleri anlatmadan önce 'en son hangi halini biliyosun planların' diye soruyorum çünkü ben bile takip edemiyorum artık. Önce ev satılır satılmaz bi ahşap firmasıyla anlaşıp ev yapılana kadar 5-6 ay bir yerde kirada idare edip evimize geçicektik. Sonra 1-2 işinde en iyi olan ahşap firmasıyla görüşünce rakamlar şaka gibi olduğu için ahşap ev hayalleri kanatlanıp uçtu. Klasik beton tuğla evleri araştırmaya başladık. Bi ara tüm prefabrikçileri gezdik, baya niyetlendik. Prefabrik ev yaptırıp detaylarla çok sevimli bi ev yapıcaktık. Sonra bambaşka bi gelişme olup ev yaptırıcağımız para ile bambaşka bi yatırım yapmaya iyice niyetlendik, Urladaki arsayı satıcaktık bunun için. Bu da 3-4 yıl Urlada kirada oturup zamanın ne göstericeğini beklemek demekti. Kira da ama nasıl bir evde, bu defa bunun arayışına girdik. Bahçeli mi, müstakil mi, daire mi, merkezde mi, iskelede mi... Bıdı bıdı mı, dıdı dıdı mı...

Kira, arsa, ahşap, prefabrik, beton, tuğla...

Ne kadar insan uydurması konular değil mi.

Tüm plan değişiklikleri sırasında ve sonunda öyle bi noktadayım ki artık; minicik bi yuvamız olsun ama kocaman bi dünyamız. 

Sonra da farkettim; zaten öyle. 

Şu anda burda böyle, ve biliyorum ki orda da öyle. 

Taşındığımızda son plan ne olursa olsun, tek amacım daha sadeleşmek olucak. Allah nasip eder de minik bi de bebişimiz olursa ilerde, onun dünyası da öyle olsun. Ne oyuncakçıdan alınmış oyuncaklar ne de içinde eksiklik duygusuyla özel okullardaki uydurukluklara yetişme çabası olmasın. Oyuncakları bahçelerdeki ve doğadaki herşey, okulu da en yakınımızdaki devlet okulu ve hayat olsun. Hangi alan kendini mutlu hissettirirse o alanda eğitimler alsın istiyorum. Ne popülerse onu değil. Televizyondaki saçma sapan dizilerin programların, yarışmaların yıldızlarının isimlerini değil; gökyüzündeki yıldızların isimlerini bilsin. O saçmalıkların eski bölümlerinde neler olup bittiğini değil; dünyanın, evrenin geçmişini bilsin. Kendini tanısın. Kendini keşfetsin. Birlikte keşfedelim.

Zamana ve evrene güveniyorum. 

Daha az şeyle daha çoğuna sahip olunduğunu bilmek güzel.

Kutu gibi bi evde ferah ferah bi yuvamız olsun Urla'da da, şimdiki gibi aynı.

Heralde önümüzdeki hafta netleşicek çoğu şey.

İlk adım evin satılması.

❤︎

Evi ev yapan kokusu, içindeki sesleri...

Hep çikolatalı kek koksun, hep gizli müzikler çalsın arka fonda, güzel şeyler konuşulsun, tatlı hayaller uçuşsun, yeni yeni fikirler bulunsun, keşifler yapılsın, komiklikler olsun; kahkahalar dolsun eve, arkadaşlar gelsin; çocuklar oynasın. Dünya bu, üzüntüler olunca sevgiyle paylaşılsın, elele atlatılsın... 

❤︎ ❤︎ ❤︎


***Yazının Gizli Arka Fon Müziği;
Yumeji's Theme  (https://open.spotify.com/track/0yVq58uQ2Bp2OVADYlLHNk)

***Resim;
http://cotedetexas.blogspot.com.tr/search?updated-max=2012-11-16T01:57:00-06:00&max-results=1

19 Mayıs 2016 Perşembe

Evrenin Gizli Müziği



Herşey böyle.

Şu an; bunlar olmuş. Böyleymiş sadece.

O kadar çok kere, 
O kadar çoklu 
Ve o kadar çok çeşitli bir şekilde; 
Herşey ‘’böyle’’ 

Bizler, koşturur dururuz. 

Biz yetiştirmeye çalışırken, birçok yere yetişmeye çalışırken, saatin yelkovanıyla bile yarışırken aynı esnada dünya kendi etrafında, aynı zamanda kendi yörüngesinde, ve güneşin çevresinde, ve güneşle beraber güneşin yörüngesinde, ve de samanyolunda kendi halinde yavaş yavaş salınıyo. Galaksimizdeki diğer güneşler ve onların gezegenleri de kendi yollarında, galaksimizin dışındaki diğer galaksilerdeki diğer güneşler ve onlarında diğer gezegenleri kendi yollarında.

Gizli bi müzik var aralarında, ahenk halinde. 

Büyüdükçe ve hayatın içine girdikçe daha iyi anlıyorum, öyle bi müzik; var. Canlı yayın halinde tüm evrende yayınlanıyo. Ama bizim gezegenimizde eski zamanlarda bişey olmuş, ne olduysa insanlar uyutulmuş. Bambaşka uyduruk şeylere inandırılmış. Kalplerine değişik şeyler yüklenmiş. Milyonlarca kere şükürler olsun ki bazılarımızı unutmuşlar, bazılarımız sabah uyandığımızda, yolda, evde, işte, hatta trafikte bile sadece gökyüzüne bakıp, bir derin nefes alıp çok şükür diyebiliyoruz ve o anda evrenin müziğinin sesi açılıyo bizim için.

Neden böyle olmasındı ki.

Tabiki de bi arka fon müziği olucaktı. Tüm güzel filmlerde herşey yoluna girerken arka fondaki müzik ‘’herşey yolunda’’ müziği olmaz mı? Tabii.

Bu müziği duymak için  illa herşeyin yolunda olması gerekmez bu arada, hadi ama o sadece filmlerde olur.  Gerçek hayatta her an o müziği duyabiliriz :) Gökyüzünde bulutsuz bi yer bulun, tatlı bi mavi olsun, derin bi nefes alırken bi an gözlerinizi kapatın…

....

Neydi en önemli şey;
Sevgi. 
Ve Sağlık.

Para değil, ya da ev almak değil. Çok para kazanmak. Evlenmek. Kariyer yapmak. 

Bi an diğer galaksileri ve ordaki tüm güneşleri tüm gezegenleri düşününce… Ya da en sevdiğimiz canımız kişilerin bu dünyadan gidişini görünce, bizim de gidiceğimizi hatırlayınca.
Çok minik hedefler olurdu tüm para, ev, iş, ev hedefleri. 

Çok ötesinde olmalıydı bu müziği besteleyen gücün kurgusuna göre hayatın amacı.

O yüzden çok şükür herşey için.

Böyle olduğu için çok şükür.

Tüm sahip olduklarımın ve olamadıklarımın kıymetini çok iyi biliyorum. 

Hep o müziği duymak için başımı gökyüzüne kaldırıcağıma, 
neyin parçası olduğumu hep hatırlıcağıma, 
hep seviceğime, 
uydurulmuş şeylerin uydurulmuş olduğunu unutmıcağıma söz veriyorum.

Gizli müzik sözü.

❤︎ ❤︎ ❤︎



Bu yazının gizli fon müziği; 

(Married Life / Michael Giacchino / Up)

Resim;
http://www.huffingtonpost.com/2015/07/11/astronomy-photos-best-2015_n_7757110.html?

29 Temmuz 2015 Çarşamba



O kadar çok kere, o kadar şükür ki..

Herşeyin ötesinde, tüm olanların, tüm üzüntülerin, tüm kayıpların, tüm sonu olmayan siyaset konuşmalarının, çirkin hükümet olaylarının, kötülüklerin; yani aslında dünyadaki kötü kalplerin yarattığı kötülüklerin ötesinde bir dünya var. 

İnsanların yüreğinde gizli olan, dinlediğimiz zaman duyabileceğimiz, inandığımız zaman hissedebileceğimiz bir yer var.

Aslında çok güzel şeyler yazmak için başladım bu yazıya ama sonra çekindim, tüm gündem geldi aklıma, olanlar tüm kayıplar geldi dilimin ucuna ve sustum bi an. 

Evrende ilahi ve kutsal bir adalet olduğuna, bizim korkunç felaketler ve kayıplar olarak gördüğümüz çok şeyin evrenin gizli yasaları ve kurtarma çalışmaları olduğuna inanıyorum. Hep dediğim gibi gündemin de minik insancık beyinlerinin eseri olduğu ve bunlarla ilgili konuşmanın zaman kaybı olduğuna inandığım için de ben burda hep güzel şeylerden hep sihirli şeylerden başlamaya söz verdim bi kere. Tüm yaşanan acıların dinmesi için herkesin yüreklerine sabır ve sevgi dolsun. Güzel günler gelsin herkes için..

Ben asıl neler yazıcam...

Ben aslında heyecan, mutluluk ve güzellik yazıcam. 

İçinde olduğum duygular hep bunlar çünkü. Hep içimden bunları sayıklıyorum çünkü bugünlerde. ''Hayat; böyle bişey!'' çünkü diyorum. Cesur olman lazım, cesur olman lazım ki hayal ettiklerin olsun. Yoksa böyle bir ömür böylece geçer. Bak kaç yıl nasıl geçti.. 

İç mekanizmam böyle çalışıyo çünkü bugünlerde. Herkesle bunları konuşmak istiyorum. 

'Hayat nasıl ama dimi?' diyip muzur muzur sırıtarak gözlerinin içine bakmak istiyorum herkesin, hemen arkasından da ''hiçbişey tesadüf diil dimi, sanki gizli bi güç uzaktan bizi izliyo ve her şaşırdığımızda, her şoklandığımızda göz göze gelmek ister gibi, neler olup bittiğini anlayıp anlamadığımızı ölçercesine uzaktan bize bakıyo gibi dimi...''

Kesinlikle sihirsiz demesin kimse hayat için. ''Öylesine işte.. Geçip gidiyor..'' demesin.. Korkunçluklar, kötülükler var, basitlikler var, inanılmazlıklar var evet.. Hayalkırıklıkları, çok isteyip olmamalar, olup kaybetmeler.. Ama ben bunlardan bahsetmiyorum. Ben kalp atışlarından, hayal kurabilmeklerden, ama lafta değil gerçekten hayal kurabilmeklerden, olmuş gibi hayalini anlatabilmekten, paylaşmaktan, üretmekten, yaratmaktan bahsediyorum.. 

Cesur olabilmekten, inanmaktan, korkmamaktan bahsediyorum. Dün sabah hastanede dedemin başında otururken teyzemle ''cesur olmak''tan konuştuk. 

Neden korkuyoruz biz çoğu şeyden. Korkmuyomuş gibi yapanları saymıyorum. Sürüdekileri de, yada herşeyi bilenleri.. Bu kişileri dinlememeyi öğrendim. Korktuklarını konuşabilenlerı, bilmediklerini konuşanları, öğrendiklerini paylaşanları, hayallerden bahsedilirken heyecanlananları dinliyorum artık hayatta ben. Herşeyi bilen ve hiçbişeyden korkmayan herkes kafamda 'bi sınıf'. ''Aşırı sıkıcı, cümlesi bitse de gitsem'' sınıfı. Onların dünyası çok 'normal', acımasızlık ve haksızlıklarla dolu.. Onlar onu tercih etmiş, yargılayamam bile.

Teyzem hayatımda tanıdığım çok nadir kişilerden birisi. Tek bir tanecik benzeri bile olmayabilir. Belki de tüm bana bu evrenin gücünü, içimizdeki sesleri, hayal kurmayı öğreten kişi o.. Ben orta okuldayken elime Simyacı'yı tutuşturup; ''teyzuşum bu kitabı okuyabilirsin sen artık, çok seviceksin'' dedi ve ben herkesin bir kişisel menkıbesi olduğunu ve birşeyi çok istersen evrenin işbirliği yapıcağını onun sayesinde 13 yaşımdayken öğrendim. Çok da sevdim.. Herşey o yıllarda başladı.. 

Bilmiyorum ki nasıl analtıyım.. '

''Hayat nasıl ama dimi?'' :)

Yeni bir yola giriyoruz TEA&POT'la.. Kafeyi devrettik, son iki günümüz.. Hem inanılmaz duygularla yüklüyüz, hem aşırı hayal yüklemesi oldu.. Tüm duygular boğazımda düğümlü. Durmadan şükretmek istiyorum. Bir yandan dedem hiç iyi değil. Çok korkuyorum. Bir yandan teyzem çok yoruldu hastanelerde, annem çok üzüldü, gelemiyor da istediği gibi üzülüyor. Kafenin devir işlemleri. yeni projeler, yeni planlar masraflar.. Ne günler ama, ne hayat ama.. İşte bu yüzden durmadan şükretmek istiyorum. Zaman makinası şu günlerde çok iş yapardı mesela :) Yada birazcık sihir gücü :P İşte böyle minik şeyler istiyorum :))

Ama ''Hayat nasıl ama dimi?'' :)





28 Mayıs 2015 Perşembe

..biz, kendimizin peşine düşenler :)



Ben her sabah içimde 'bi' duyguyla uyanıyorum belki bana çok normal gelen, ama başka birisi bambaşka bi duyguyla.. Her an öyle hissedip normal sandığımız şeyler bile belki başka biri için öyle değil.. Yani mesela belki de ben normalde açık havada nefes alırken aldığım kokuyu normal sanıyorum ama belki dünya başkası için bambaşka kokuyo, onu normal sanıyo o da.. Bi an olup merak ettiğimiz birinin bedeniyle yer değiştirsek şoka giricez belki de :) Renklere, seslere, kokulara şok olucaz belki.. Ne biliyoruz ki :)

Biz insanlar; hem hepimiz çok benziyoruz, hem de çok farklıyız birbirimizden.

Hepimizin ayrı birer dünyası var; tek bir dünyada yaşadığımıza şimdilerde kimse inandıramaz beni, belki yıllarca daha yaşlandıktan ve büyüdükten sonra olabilir ama şu bildiklerimle kesinlikle şunu düşünüyorum; 7 milyar insancıksak şu gezegende 7 milyar dünyacık yaşanıyor birbirinden bambaşka. 7 milyar yolculuk. '7 milyar an' lar. 7 milyarın her bir tanesi aynı şeye bakıp 7 milyar farklı şey görüp 7 milyar farklı şey hissediyo ve yaşıyo. Tek 1 gezegende. Milyarlarcasının tek 1'inde..

Kimimiz küçükken aldığımız kararların hayallerin peşine düşüyoruz, kimi annesinin hayallerinin, kimisi babasının, kimisi başkalarının ne diceğinin peşinden, kimisi hep kaçar, kimileri kariyerler hedefler, kimileri ev, kimisi kurulu hayatlar, düzenler, kimisi keşifler..

Ben ve biliyorum ki 'biz' ; kendimizin peşine düşenleriz. Ben kendimi arıyorum. Kim olduğumu, neden geldiğimi. Neyin parçası olduğumu. Buldukça daha çok yolum olduğunu görüyorum. Bu bi yolculuk. Başka bi dünya var gözle gördüğümüzün ötesinde, sistemin dışında, günlük konuların, gündemin, şikayetlerin, problemlerin, duyduklarımızın çok ötesinde, ardında, içinde bambaşka bi hayat var.

Gerçekten bi ilüzyon.

Çünkü ilüzyonun ardında gizli kalmış olan ''hayat'' çok daha renkli, çok daha müzikli, tılsımlı, sihirli, mucizeli.. Herneyliyse; herşeyli.

Bi kere ne zaman ve hangi sebeple, her sene koca kış o soğukların ardından baharda topraktan kendi kendine renk renk çiçeklerin kendi kendilerine çıkıvermesi bize normal ve sıradan gelir olmuş.. Yada ağaçta açan çiçeklerin meyveye dönüşüp onların bize sağlık vermesi, iyileştirmesinin nesi sıradan.. Minicik kuşların uçup durması.. Bir bebeğin rahimdeki minicik bi hücreden büyümesi.. Sadece çok sayıda ve tekrar tekrar oluyo diye normal ve sıradan olması mı gerekmiş hayatın bi noktasında.. Artık ondan mı şaşırmayı bırakmış insan.. Heyecanlanmamış.. Onun yerine gereksiz ve gerçekten gereksiz olan hükümet, siyaset, futbol; bunlar mı yani daha ilginç olan, konuşmaya tartışmaya değer olan.. Pek sanmıyorum. En azından şunu söyleyebilirim de; gerçekten saçmalık.

Sanki biri gelmiş hepimize bi büyü yapmış,''siz bundan sonra bu gezegenin mucizelerini hiç farketmeyin, bundan sonra birbirinize ve geçici şeylere takılıp kalın'' demiş. ''Görmeyin, ruhunuz sağır ve dilsiz olsun'' demiş sanki. Ne zavallı ki kabul de etmişiz. Bile bile.

Ama çok üzgünüm bunun adı nasıl bişey olursa olsun, ben üstüme düşen sorumluluklarımdan bir tık fazlasını bile ayırmaya razı değilim zamanımın bu gibilere. Birey olarak üzerime düşenden 1 saniye bile fazlasını ayırmadım şimdiye kadar ayırmıcam da. Çok daha merak etmem, düşünmem ve bulmam gereken şeyler olduğunu söylüyo çünkü içim bana.

Zaman ayıranları da yargılamıyorum ama tabiii ki.. Belkide onların ki doğrudur, belki de sıradan bişeydir her mevsim gezegenin yaşaması, nefes alması, bize sundukları, renkleri, bulduğu kokular, bir tanecik hücrenin çoğalıp çoğalıp hangi organın nereye geleceğini dna'sından bilip düzgün çalışıp hayaller kuran düşünen ama sonra bunları normal karşılayan bizlere dönüşmesi, yada gece gökyüzündeki bütün o yıldızlar, yüzyıllardır orda dizilmiş yıldız kümeleri, astroloji, astronomi, göremediğimiz nebulalar, ve bazı müzikler, sesler, bazı hisler, bazı rüyalar... Tüm bunlar belk ide bi o kadar normal, çok da olası. Bi türlü biz alışamıyoruz belkide, kendimizin peşine düşenler :)

Neyse ki ve çok şükür.

Bu yolda birbirimizi bulduğumuza ve sayımızın hiç de az olmadığına inanıyorum. Yalnızken bile yalnız olmadığımıza inanıyorum. Çok fazla ışık ve çok fazla sevgiyle birbirimizin arasında görünmeyen bağlar, yollar, belki yıldız tozlarından sihirli kanallar var aramızda, zamanla ve yerle hiç ilgisi olmayan güçler var..

♥♥♥

*resim: http://weheartit.com/entry/162020187/search?context_type=search&context_user=raggedypond&page=5&query=universe+love+magic

5 Şubat 2015 Perşembe

Zamanların Arasındaki Gizli Kapılar


Minik bi yazı olsun bu;

Kimiz biz, ne yapıyoruz, ne istiyoruz, nerdeyiz. Bunları düşünmek daha heycanlı  ❤

Yaşamımızın; 'tüm göremediklerimiz' olduğunu düşünüyorum. Zamanlarımızın aralarında gizli minik kapıcıklar var. Birinden geçince kocamanız, birinden geçince minicik. Tavşan delikleri işin cabası. Bi yola çıktık. Arkamıza hiç bakmıyoruz.

Bu yolda kalp pırpırları var, hayal kapanları var, sihirli değnekler, gözlerinin içine bakıp gülümsemeler var, büyülü çaylarla dolu dükkanlar, birbirini bulan hayalperestler, bir minicik dükkanda birlikte hayaller kuran yürekler, dünyanın öbür ucuna sevdiğinin peşinden giden balkabakları,  dünyamıza yeni yeni gelen minik mavişler var.. Galaksiler kadar uzaktan gelip rüyamıza giren yıldız kümeleri, gizli mesajlar var. Yorulmadan heyecanlanmak, birbirine güç vermek var. Koşulsuzca sevmek var.

Durmadan çok sevin hayatınızı, kendinizi, yanınızdakileri. Çiçekleri, kedileri, köpekleri, bazı minicik kuşları durup dinleyin, bazı müzikleri o kadar çok sevin ki sıkılmayın dinlemekten..


❤ ❤ ❤

7 Ocak 2015 Çarşamba

2015’ten mektup..



Arkana yaslan ve biraz sakinleş. 

Yorulmuş gibi de yapma öyle. 

Çok fazla çaba harcıyosan bil ki derinlerde bi yerde bişeyleri yanlış yapıyosun. Ve malesef üzülerek söylüyorum ki; demek evrenle yüreğinin arasındaki bağlantı kopmuş ve sen kaybolmuş olabilirsin. Uyum içinde değilsin. Ne işaretleri görüyosun, ne de farkındasın. Bu dev gibi bişey, aşırı derecede önemli yani. Sorun sandığın ve daha pek çok kişinin sorun sandığı şeylerin her bir tanesi çok minicik ama bu çok büyük.

Şimdi basit düşün. Bi çocuk gibi.

Ne istediğini düşün. 

Sonra onu neden istediğini düşün. 

Tüm diğer sesleri sustur, gözlerin kapalıyken sessiz bi yere git, sadece yüreğini duy. Şunu hatırla; Senin yüreğin de evrenle aynı malzemeden yapıldı. Tüm yıldızlar da. Tüm kuşların yürekleri de, tüm karıncaların da.. Tüm ağaçlar da, tüm çiçekler de.. Kelebekler de.. Kozaları da..

Serhat bişey dedi bu akşam; aslında herşey birbiriyle bağlantılı. Aslında arada boşluk yok. Bunu bi düşün.

Demek ki yapman gereken bağlantıları takip etmek. 

Bu demek değil ki bekle. Yüreğinin algılarını aç ve bağlantını aktifleştir.

Unutma; seninki de, her yürek de yıldız tozundan. Sadece bunu bilmezler. Beyaz unicorn da boşu boşuna hiçbi rüyaya girmez..

Mutlu yıllar..

❤❤❤

not: bol bol çizim yap, sulu boya, doğum günü hediyen için çok güzel bi momiji seçmişsin. #sevgiyiyay