Hayat Ne Güzel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat Ne Güzel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2019 Çarşamba

Koleksiyoner Olmak

İnsanın beyninin kıvrımcıklarının aralarına gizlenmiş bi şekilde gerçekleşmeyi bekleyen evrendeki yıldızlar kadar fazla hayal ve his gizli,
biliyor muydunuz bunu?

Ben şahsen eminim :) Kalbimle biliyorum.
Çünkü gerçekleşen her hayalimin incecik mink köklerinin nasıl bundan yıllar öncesine uzandığına ve ordan beslendiğine defalarca tanık oluyorum. Eski kutulardan, eski resimlerden, eski usblerdeki eski klasörlerdeki dosyalardan. Ne biriktirdiysem onlar serilmiş önüme, yaşamıma dönüşmüşler :)

Neyse ki ve çok şükür.

Ne dinliyorsak, ne dökülüyorsa dilimizden ve ne biriktiriyorsak onu yaşıyorsak; neden harika bir koleksiyoner gibi davranmayalım?

Elimizdeki sepete güzel şeyleri toplayalım, neleri biriktirdiğimizin farkında olalım.

9 Eylül 2017 Cumartesi



Peki hayat nasıl gidiyor?

Hayaller ne alemde, gerçekler ne durumda... 
Mutlu muyuz?

İnsan kendine bunları sormalı hep. 
Neresindeyim. Ne isterim. Ne üretebilirim ben.

Yoksa; O neden bunu dedi, o neden bunu yapmadı, o neden öyle değil, onlar neden yine böyleler?
Ah, tam bir zaman kaybı.

Hep isterim ki; iç ışığım öyle parlasın ki, derinlerimdeki çarklar öyle hızlı işlesin ki, kendi enerjimi kendim üretebileyim, üretebildiğim gibi yayabileyim de. Öyle üretken olabileyim ki, sanki görünmez bir pelerinim varmış gibi ve ben gizli bi süper kahramanmışım gibi :) 

Öyle zengin olayım ki, öyle çok para kazanayım ki; 
gezegenin neresine istersem isteyim yanıma eeen sevdiklerimi alıp uçabileyim öyle uzun hesaplar yapmadan. Takvimlere değil, kalplere bakarak. Ya da birinin kirpiklerini süzülmüş gördüğümde hemen çözüvereyim sorunu, 'yaaa parasal şeylere hiç kafa takılır mıııı? Boşver ya :)'' diyim. 

''Para ne ki?'' olsun. 

İç müziğim hep ''chill out'' olsun, iç modum hep ''deep focus''.

Böyleee; Pırıl pırıl...
✨

Urla'ya taşındığımızdan beri yeni yeni ayaklarım yere basıyor. 
O neydi aylarca evsiz, bi valizle bi gece orda bi gece orda. Ne kadar yorulduk 7 ay, ne kadar yıprandık. Ama değdi. 

Unuttum gitti.

Şimdi artık ''tamam ya abartma o kadar da'' iç sesi aşamasındayım. 
İç sesim haklı; evsizken de evsiz oluşumuzu hiç abartmamıştık. Çok normalmiş gibiydik hep :) Yani her gün aynı şeyleri giymek, birinin evinde yer yatağında veya koltukta uyumak, akşamları kendi kendine asla olmamak, hiç bir zaman tam anlamıyla kendini salamamak, hep misafirlikle ailecek kalabalık birlikte yaşamak arasında biryerlerde olmak o kadar normalleşmişti ki. 
Ve hep söylüyorum biz çok şanslıydık çünkü bizdeki 2 abi 2 abla ve 3 yeğen kombini gerçekten dünyanın en güzel ailesi. 
Hep çok şükrediyorum.

Demek istediğim; ev, bahçe, sahip oldukların, maddeler. Bunlar mutluluk sebebi değiller. Bunlar belki etken faktör ama mutluluk sebebi yürekte. Sevdiklerinde. Ve kendini ne kadar sevdiğinde.
Ait olduğun yer fiziken olduğun yer değil, veya içinde bulunduğun ortam değil. 
Ait olduğun yer düşünce biçimin. Nelere ışık tuttuğun.

Son zamanlarda dinlediğim bir meditasyon uygulaması var ve çok hoşuma giden bir benzetme var bir meditasyonunda. Şöyle;

Bir bahçe düşün. Bahçenin bazı yerlerinde çok güzel çiçekler var, bazı yerlerinde hiç görmek bile istemediğin ayrık otları. Ve sen hangisini sularsan tabii ki onlar daha çok güçleniyor ve büyüyorlar. Ve bir zaman geliyor ki bahçeyi en çok suladığın bitkiler sarıyor. 
Mesela güzel çiçekleri suluyorsun ve bahçe rengarenk çiçeklerle doluyor. Ayrık otları da hala ordalar ama bahçen o kadar güzel ve sen o kadar çok seviyorsun ki seni rahatsız etmiyor. Söküp atıyorsun sadece gördükçe.
Veya tam tersini düşün, durmadan ayrık otlarını suluyorsun ve sahip olduğun güzel çiçekler büyüyemezken bütün bahçeyi ayrık otları sarıyor. Aslında asla istemeyeceğin birşey bahçenin ayrık otları ile kaplanması ama sen onları suladıkça doğal olarak büyüdüler ve bahçen ayrık otları ile doldu. 

İşte düşünce biçimimiz de bu kadar önemli.
Eğer durmadan memnun olmadığımız konular üzerinde durursak; onları düşünür, onları konuşursak hayatımız onlarla kaplanıyor. Güçlenirler ve artarlar. Çünkü onlara zaman harcarız. Bahsedilen psikolojik bir şey değil. Yani bahçen çiçek doluymuş gibi hayal etmek değil. Bahçenin çiçeklerle dolması için sen çiçeklerle ilgilenmelisin. Onları düşünmeli, onlarla zaman geçirmelisin. Eğer sahip olduğun güzelliklere rağmen durmadan sakız gibi sorunları konuşuyorsan ve sorunlarla haşır neşir oluyorsan konuşabileceğin daha fazla sorunla buluyorsun kendini. Daha fazla sorun, daha fazla problem. 

O yüzden iyi konulara odaklanmalı ve iyi konulara zaman ayırmalıyız. Bu demek değil ki sorunları görmezden gelelim, hiç konuşmayalım. Tam aksine onlara layık oldukları zamanı ayırıp söküp atalım ve lafını dahi etmeyelim. Nasıl olsa başka bir yerden başka bir sorun yine çıkacak ve onu da söküp atacağız. Bu bahçe ile ilgilenmenin vazgeçilmez gerçeği. Ayrık otu gördün mü söküp atarsın, ama durup durup da onlardan bahsetmezsin ve fazla da canını sıkmazsın.

Ama uzuuuun uzun begonvilin pembeliğinden, adaçayının yerini nasıl sevdiğinden, o portakal ağacının nasıl da filizlendiğinden bahsedebilirsin. Zeytin ağacının nasıl zeytin dolu olduğundan, ortancaların nasıl da sonra sonra yeniden dirildiğinden, yavru muz ağacının tuttuğundan, kaktüsün yavruladığından :) 

❤︎ ❤︎ ❤︎

23 Şubat 2017 Perşembe



İyi Şeyler :)

Bu akşam büyükbabam babamı aradı, 
telefonu iyi akşamlar ya da iyi günler diye açarsın ya normalde; 
büyükbabam ‘’iyi şeyler’’ diye açmış bulundu yanlışlıkla, dili dönmedi ‘iyi şeyler’ deyiverdi :) 

Ben de çok seviverdim bu girişi..

Herşeyin gözüme çok tatlı göründüğü, sebepsiz yere içimden mutlu olduğum, kendimi evrenden bir parça gibi hissettiğim; öyle ferah geniş ‘his’settiğim bir zamanda şurda bir yazım dursun kenarda istedim ondan yazıyorum bu akşam. 

Böyle bir akşamdan ‘İyi Şeyler’ size :)

Evimizin olmadığı 128. gün.

Ama artık su basmanımızın tuğladan kalıpları, izolasyon yalıtımı ve en alt katmanındaki betonu var :) Büyük gelişme bence, yerimiz sınırımız belli en azından :) Misafir bile ağırladık haftasonu evimizde. Pazar günü çok sevdiğimiz İbrahim abiler ve Ulaşlar geldi farklı saatlerde, biz çünkü tüm gün inşaattaydık, gazbeton tuğlasının bi parçasıyla beton zemine odaların duvarlarını, koltukları, klozetin ve duşun yerlerini falan çizmekle meşguldük. Cumartesi de ordaydık. 

Ev olmadan yaşam nasıl mı gidiyor.

Şikayet edeceğim hiçbir şey yok, binlerce kere çok şükür. Sadece gündüz enerjim düşüp akşam kendimi sadece eve atıp yalnız kalmak istediğim 1-2 sefer oldu, o seferler azcık koymuştu o günler ama ertesi günlerde de geçti hemen. Şapsik bi durum. Genelde her zamankinden daha iyi olman gerekebiliyo evinde değilken. Ve biz çok şanslıyız çünkü kendi kardeşlerimizin evinde kendi evimizde gibiyiz. Başka türlü böyle bir dönemin pek altından kalkamazdık, sağolsunlar.

Ama Ev… ’EV’ ne özel, ‘EV’ ne önemli.

Dün inşaata gittiğimizde o kuşlar ötüyodu yine; iri, şişman, siyah sürü halinde gezenler. Çıldırmış gibi şarkı söyleyerek ötenler. Onların sesini duyunca ’sorun yok, herşey yolunda’ dedim içimden. 
Kafamı gökyüzüne kaldırdım, derin nefes aldım…

Hayat ne güzel dedim.

“hücrelerine kadar derinlemesine hissetmek ve zihnine kazımak.”
Öyle anlar biriktirmek güzel, değer bilmek güzel.



7 Aralık 2016 Çarşamba


Gerçekten herşey beynimizin kurgusu olabilir mi…

Değilse nasıl oluyor da bu kadar düşündüklerimizi yaşıyoruz ya da karşımıza çıkan kişiler, zamanlamalar, hayaller, hayalkırıklıkları nasıl bir sarmal olmuş akıp gidiyor.

Eğer bir süper kahraman olsaydık ve bize süper gücünüz ne deselerdi; 
(çok saftirikçe) sevmek ve cesaret derdim.


Çok saftirikçe sevmek de ne peki.

Çok saftirikçe sevmek ne; bilmek için küçük bir çocuğu izlemek en doğru yol olabilir. Tüm etrafındaki ve kafandaki dış sesleri susturup, kendi iç sessizliğinde en derinlerinde ne istediğini hissedip, hissettiğin ve ihtiyacın olanı şeyi bulup sevdiğin kişiye vermek. Bunu sevdiğin kişiye öğretmek, unuttukça hatırlatmak. 

Ve bunu birlikte yapmak. Böylece çoğu şeyle zaman kaybetmiş olmazsın. Egosal, ‘Ben’sel şeylerle zaman harcamamış oluyorsun, kusur aramamış, eleştirmemiş, eksiğini dillendirmemiş, beklentiye girmemiş, kendi dışında zaman kaybetmek yerine içine dönmüş olusun. Ama bunun ilk ve her safhasındaki koşulu daha almadan vermek. 

Vermekten yorulunmaz, verdiğin aslında kendinedir. Vermekten değil, eleştirmekten yorulunur, beklemekten yorulunur, kırılmaktan yorulunur ama vermekten yorulunmaz. Benim en yürekten bildiğim inancıma göre bu böyle en azından. 

Ben bunu yazarken daha insanların sesleri kulağıma gelir gibi oluyor, ama şu şu şu şöyle dedi, şu şu şurda şöyle oldu. O öyle değil. Bu böyle. 
İşte bu sesleri susturmak çok büyük mesele :)

İnsan gücünü kendi yüreğinden almaz mı, ve bence de tüm yaşadıklarımızı o yürek belirliyor. Nerelerde kırılırsa oralarda zayıf oluyor, nerelerde pırpır ederse oralarda güçleniyor. Peki verdikçe yürek gücünü kaybeder mi? 
Yürekten verilen güç evrenden gelen bir güçtür ve eksilmez, yeri daha da dolar.

Peki cesaret neydi?

Cesaret içinden gelen sesi sonuna kadar takip etmekti. 
İç sesine güvenmek, kaybetmekten korkmamak. Kaybetsem de altından kalkarım demek. Güçlü olduğunu hissetmek. Aşırı derecede korksan bile üstesinden gelebileceğini bilmek demek. İçinde bi pusula olduğunu adın gibi bilmek demek. Gösterişten uzak, sessizce kendin için ilerlemek cesaret.

Sihirli bi iksir yapabilseydim içine sevgi (ama saftirik sevgi :), cesaret ve sağlık koyardım. Bol bol da içerdim, sevdiğim insanlara da içirirdim. 
Hayat çok farklı olurdu heralde. 

Benim bir gizli bildiğim var.

Öyle Sezen Aksunun bi şarkısı vardı, denge, çok severim çok eskiden beri.

‘’Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle döğüşemem
Siz ne derseniz deyiniz
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız’’

Gizli bir bildiğim var benim de, ben emin olmak istedikçe karşıma çıkan, tüm hayatımı saran bir bildiğim var. Gücümü kendi kalbimden almaya devam edicem, sevdiğim herkese de bunu hatırlatıcam. Vericem. Çok saftirikçe sevmeye devam edicem ve hep cesur olucam. 

Ev hayatımızı ve sevdiğimiz eşyalarımızı bir depoya koyup, kapısını da kilitleyip; anahtarını elimize aldığımızdan beri tam 54 gün olmuş. Herhalde daha da bir 35-40 gün var kendi evimizde uyuyabilmemize.

Biz de Serhoşkomla birbirimize evimiz olduk. 
Daha cesur, daha güçlü olduk. 
Birbirimize yardım ediyoruz, daha az eşyayla daha çok mutlu olabilmeyi öğrendik biraz hızlı ve sert bir geçişle. Bir çanta ile bir hafta geçirebilmeyi baya iyice irdeledik :) Hep konuştuğumuz şeyleri hemen uyguluyoruz artık. 

Hayal edebiliyorsak zaten gerçek de oluyor bu yöntemle. 

Yolumuz uzun, güzel.

Çok şükür herşey için.

❤︎



2 Nisan 2016 Cumartesi

Bizim evin sihirli arka kapısı...




Bizim evin arka kapısı bir süre daha bu balkona açılıcak.

Bu balkonda Serhatın dedesinin eski evindeki Sim Amcanın yaptığı yaylı kahverengi koktuklar, şarkılar dinleyerek kendi yaptığımız gökyüzü mavisi dolap, ağaçtan bi çalışma masası ve sandalye, bize 'great orion' nebulasını bulabildiren ve jüpiterin uydularını sayabildiren teleskop, dikilmeyi bekleyen hayallerle dolu dikiş makinam, beyaz melek kanatları ve  beyaz kalpler yaptığım ahşap kesme makinası, serhatın yaptığı ahşap kesme köşesi, bi gece saatlerce  uğraşarak duvarına sulu boyayla yazdığım; ''all you need is faith, trust and a little pixie dust'' yazısı ve asılı anahtarlar resmi, serhoşkomla saatlerce konuştuğumuz hayaller, saatlerce konuşmadan oturduğumuz sessizlikler,  duvarlarında yaşayan müzik listeleri olan gizli yerimiz var. Bulduğumuz şeyler, kaybettiklerimiz, başardıklarımız, bizim için önemli olan yıllarımız var.

Bugün evin odalarının resimlerini çektim, yarın serhatla internete koyucaz. Sonra çok şanslı bi aile tesadüfen ilanı görücek. Önce resimler eşyalı olduğu için renkler hoşlarına gidicek, resimlere baktıkça ne kadar da huzurlu bir ev dicekler. Görmeye gelicekler ve daha girer girmez kendi evlerinde gibi hissedicekler. Taşındıkları zaman da görücekler, hep uğurlu gelicek bu ev onlara. Hep güzel kokucak. Hep güzellik.

Evlerimiz sihirli, hepimizin.

Duvarlarında herşeyimiz saklı, aynalarında tüm sevinçlerimiz ve kırıklıklarımız kayıtlı. Kapılarında heyecanlarımız, dolaplarında kaldırdıklarımız, mutfağında ağzımızın tadı, banyosunda izlerimiz var. Biz büyürüz. Kokumuz siner evimize.

Ve belirli zamanlarımız var evlerimizde geçireceğimiz, dolunca yeni döneminin başladığı zamanlar.

Kısa bi zaman sonra bizim evin arka kapısı da başka gizli bi bahçeye açılıcak.

O tablo gibi tepelerden gün batımını izlediğimiz, evden sevdiğimiz o listenin yumuşacık müzik sesi gelen, yerlerinde oturduğumuz, çiçek kokan, geceleri yıldızları izleyebildiğimiz gökyüzü, daha tanışmadığım kuşların minik sesleri, gizlice ben onları izlerken farketmemelerini istediğim sincaplar, dallarına fener astığımız ağaçlar, piknikler, uyuya kalmalar, rüyalar, periler :) olan bahçemiz olucak.

Urlaya taşınmamız bir hayaldi, 5 yıl sonra valizimiz toplayalım diye söz vermiştik Bostanlıdaki evimizde serhatla birbirimize. Nasıl olucağını bilmiyoduk, ama olucağını biliyoduk.

Evren söylediklerimizi ciddiye almıştı tabi her zaman olduğu gibi.

Ona ne dediğimize dikkat etmemiz gerekirmiş ama, yanlış anlayabilirmiş çünkü. Ne söylersek onu anlarmış, ne demek istediğimizi değil. O yüzden net konuşmamız gerekirmiş onunla.

Ve güzel şeylerden bahsetmemiz...

O kadar heyecanlıyım ki.

Herşey o kadar heyecanlı ki...

Biliyorum bu dünya sihirli, mucizelerle dolu, tesadüfler bizim seçimlerimiz. Güzellik hissettikçe güzellikler geliyo. Neler hissettiğimizi ise biz seçiyoruz.

Ve ne istersek yapabiliriz.

En önemli şey sevmek.

Ve tabi ki sağlığımız. Onun içinde kendimizi sevmemiz gerek ama. Kendimize iyi bakmamız, iyi olmamız gerek.

Önce kendimize sonra sevdiklerimize iyi bakıcaz.

Hep sevicez, söz mü?

Evren, duyuyosun dimi :)

Yeni maceralarımızla yazıcam tekrar.

❤ 

❤ 

❤ 


29 Temmuz 2015 Çarşamba



O kadar çok kere, o kadar şükür ki..

Herşeyin ötesinde, tüm olanların, tüm üzüntülerin, tüm kayıpların, tüm sonu olmayan siyaset konuşmalarının, çirkin hükümet olaylarının, kötülüklerin; yani aslında dünyadaki kötü kalplerin yarattığı kötülüklerin ötesinde bir dünya var. 

İnsanların yüreğinde gizli olan, dinlediğimiz zaman duyabileceğimiz, inandığımız zaman hissedebileceğimiz bir yer var.

Aslında çok güzel şeyler yazmak için başladım bu yazıya ama sonra çekindim, tüm gündem geldi aklıma, olanlar tüm kayıplar geldi dilimin ucuna ve sustum bi an. 

Evrende ilahi ve kutsal bir adalet olduğuna, bizim korkunç felaketler ve kayıplar olarak gördüğümüz çok şeyin evrenin gizli yasaları ve kurtarma çalışmaları olduğuna inanıyorum. Hep dediğim gibi gündemin de minik insancık beyinlerinin eseri olduğu ve bunlarla ilgili konuşmanın zaman kaybı olduğuna inandığım için de ben burda hep güzel şeylerden hep sihirli şeylerden başlamaya söz verdim bi kere. Tüm yaşanan acıların dinmesi için herkesin yüreklerine sabır ve sevgi dolsun. Güzel günler gelsin herkes için..

Ben asıl neler yazıcam...

Ben aslında heyecan, mutluluk ve güzellik yazıcam. 

İçinde olduğum duygular hep bunlar çünkü. Hep içimden bunları sayıklıyorum çünkü bugünlerde. ''Hayat; böyle bişey!'' çünkü diyorum. Cesur olman lazım, cesur olman lazım ki hayal ettiklerin olsun. Yoksa böyle bir ömür böylece geçer. Bak kaç yıl nasıl geçti.. 

İç mekanizmam böyle çalışıyo çünkü bugünlerde. Herkesle bunları konuşmak istiyorum. 

'Hayat nasıl ama dimi?' diyip muzur muzur sırıtarak gözlerinin içine bakmak istiyorum herkesin, hemen arkasından da ''hiçbişey tesadüf diil dimi, sanki gizli bi güç uzaktan bizi izliyo ve her şaşırdığımızda, her şoklandığımızda göz göze gelmek ister gibi, neler olup bittiğini anlayıp anlamadığımızı ölçercesine uzaktan bize bakıyo gibi dimi...''

Kesinlikle sihirsiz demesin kimse hayat için. ''Öylesine işte.. Geçip gidiyor..'' demesin.. Korkunçluklar, kötülükler var, basitlikler var, inanılmazlıklar var evet.. Hayalkırıklıkları, çok isteyip olmamalar, olup kaybetmeler.. Ama ben bunlardan bahsetmiyorum. Ben kalp atışlarından, hayal kurabilmeklerden, ama lafta değil gerçekten hayal kurabilmeklerden, olmuş gibi hayalini anlatabilmekten, paylaşmaktan, üretmekten, yaratmaktan bahsediyorum.. 

Cesur olabilmekten, inanmaktan, korkmamaktan bahsediyorum. Dün sabah hastanede dedemin başında otururken teyzemle ''cesur olmak''tan konuştuk. 

Neden korkuyoruz biz çoğu şeyden. Korkmuyomuş gibi yapanları saymıyorum. Sürüdekileri de, yada herşeyi bilenleri.. Bu kişileri dinlememeyi öğrendim. Korktuklarını konuşabilenlerı, bilmediklerini konuşanları, öğrendiklerini paylaşanları, hayallerden bahsedilirken heyecanlananları dinliyorum artık hayatta ben. Herşeyi bilen ve hiçbişeyden korkmayan herkes kafamda 'bi sınıf'. ''Aşırı sıkıcı, cümlesi bitse de gitsem'' sınıfı. Onların dünyası çok 'normal', acımasızlık ve haksızlıklarla dolu.. Onlar onu tercih etmiş, yargılayamam bile.

Teyzem hayatımda tanıdığım çok nadir kişilerden birisi. Tek bir tanecik benzeri bile olmayabilir. Belki de tüm bana bu evrenin gücünü, içimizdeki sesleri, hayal kurmayı öğreten kişi o.. Ben orta okuldayken elime Simyacı'yı tutuşturup; ''teyzuşum bu kitabı okuyabilirsin sen artık, çok seviceksin'' dedi ve ben herkesin bir kişisel menkıbesi olduğunu ve birşeyi çok istersen evrenin işbirliği yapıcağını onun sayesinde 13 yaşımdayken öğrendim. Çok da sevdim.. Herşey o yıllarda başladı.. 

Bilmiyorum ki nasıl analtıyım.. '

''Hayat nasıl ama dimi?'' :)

Yeni bir yola giriyoruz TEA&POT'la.. Kafeyi devrettik, son iki günümüz.. Hem inanılmaz duygularla yüklüyüz, hem aşırı hayal yüklemesi oldu.. Tüm duygular boğazımda düğümlü. Durmadan şükretmek istiyorum. Bir yandan dedem hiç iyi değil. Çok korkuyorum. Bir yandan teyzem çok yoruldu hastanelerde, annem çok üzüldü, gelemiyor da istediği gibi üzülüyor. Kafenin devir işlemleri. yeni projeler, yeni planlar masraflar.. Ne günler ama, ne hayat ama.. İşte bu yüzden durmadan şükretmek istiyorum. Zaman makinası şu günlerde çok iş yapardı mesela :) Yada birazcık sihir gücü :P İşte böyle minik şeyler istiyorum :))

Ama ''Hayat nasıl ama dimi?'' :)





7 Ocak 2015 Çarşamba

2015’ten mektup..



Arkana yaslan ve biraz sakinleş. 

Yorulmuş gibi de yapma öyle. 

Çok fazla çaba harcıyosan bil ki derinlerde bi yerde bişeyleri yanlış yapıyosun. Ve malesef üzülerek söylüyorum ki; demek evrenle yüreğinin arasındaki bağlantı kopmuş ve sen kaybolmuş olabilirsin. Uyum içinde değilsin. Ne işaretleri görüyosun, ne de farkındasın. Bu dev gibi bişey, aşırı derecede önemli yani. Sorun sandığın ve daha pek çok kişinin sorun sandığı şeylerin her bir tanesi çok minicik ama bu çok büyük.

Şimdi basit düşün. Bi çocuk gibi.

Ne istediğini düşün. 

Sonra onu neden istediğini düşün. 

Tüm diğer sesleri sustur, gözlerin kapalıyken sessiz bi yere git, sadece yüreğini duy. Şunu hatırla; Senin yüreğin de evrenle aynı malzemeden yapıldı. Tüm yıldızlar da. Tüm kuşların yürekleri de, tüm karıncaların da.. Tüm ağaçlar da, tüm çiçekler de.. Kelebekler de.. Kozaları da..

Serhat bişey dedi bu akşam; aslında herşey birbiriyle bağlantılı. Aslında arada boşluk yok. Bunu bi düşün.

Demek ki yapman gereken bağlantıları takip etmek. 

Bu demek değil ki bekle. Yüreğinin algılarını aç ve bağlantını aktifleştir.

Unutma; seninki de, her yürek de yıldız tozundan. Sadece bunu bilmezler. Beyaz unicorn da boşu boşuna hiçbi rüyaya girmez..

Mutlu yıllar..

❤❤❤

not: bol bol çizim yap, sulu boya, doğum günü hediyen için çok güzel bi momiji seçmişsin. #sevgiyiyay

9 Aralık 2014 Salı

bir milyon sihir yılı..



Öyle anlar var ki herşeyi birden yapmak isteyebilirsin. Ama herşeyi birden.. 

İyi anlamda diyorum, ilham dolu olan anlardan bunlar. Bu anların sadece bir dakikası; bir milyon sihir yılına eşit.. Neyi hayal etsen yapmış kadar oluyosun. 

Mesela en sevdiğin renklerden bişey çizmek istiyosun, ne çizsem ne çizsem diye düşünürken gözünün önünden geçen tüm görüntüleri çizmişsin gibi yükseliyo enerjin. Sonra yok yok diyosun çizim yapmıyım dur bi şu dikiş eşyalarımı düzeltiyim belki ilham gelir, bişiler dikerim, 'aman ne güzel düğmelerim varmış', 'ne güzelmiş bu kumaşın rengi' derken bi iplik bulup ''bunu kenara ayırıyım; geçen gün aramıştım bulamamıştım'' diyosun.. Pudra renginde bi elbise dikmeyi düşünüyosun, yapabiliceğini hissettiğin an yapmışsın kadar mutlu bi şekilde erteliyosun bunu :) Ama ağır ağır yapıyosun, yavaşça çok önemli işler yapıyomuşsun gibi dikkatlice.. Hani güzel filmlerin bi kısmında sadece fonda piyano olan bi müzik çalar, huzurlu, yıllar geçer orda, sahneler akar.. Öyle işte :) 

BU çok öenmli bişey; Bu bi sihirli güç. Bi gizli güç. Dedim ya bir milyon sihir yılı sevdiğin işle uğraşıp döndüğünde sadece 1-2 saatin geride kalmış oluyo. Elinde somut hiçbişey olmuyo ama zihnen o kadar yol katediyosun ki, kendine bi bakıyosun ''yaa ne istesen yapabilirsin ki'' aslında :) Niye üzülücekmişsin ki zaman ayıramıyosun diye. (bu cümleyi okuyan kişi yazanın aslında nasılda yazık hiçbişeye zaman ayıramadığını sanar, ama yanılır :)

Bu küçük bi maymunluk. Eğer çok az veya verimsiz boş zamanların varsa bu yöntem hep iyi gelir :)

Zihnin ne kaydederse o duyguyla geçiyosun bir sonraki zamana. O yüzden ilk blog yazılarımdan bu yana hep aynı şeyi hep derim; yaşadıklarına ne tepki verirsen onu yaşamışsındır. Küçücük bişeyi abartıp talihsizliğe de dönüştürebilirsin, seni üzen bir olayı sevgi gücünle iyileştiredebilirsin.. Sandığımızdan daha büyük bi güce sahibiz.

Boş zamanlarında kendi kendine kafasında hayıflanan, ''kendi kendine bile'' şikayet eden insanlar var hepimiz tanıyoruz, neden onların tam tersi kendimiz olmayalım ki.

Buraya kadar ki kısım yazımın birinci bölümüydü.

Şimdiden sonrasının baş kısmıyla hiç ilgisi olmıcak. Pek yazamadım da son zamanlarda, parça parça yazmak istediğim birbiriyle de alakası olmayan konular var. Hep o bir milyon sihir yılında düşündüm, yazmışım gibi sevindim, kafamda oturttum yazamadan geçtim :) 


Çok biçimlendiriyoruz kendimizi zamanla. Dersler çıkarıp ona göre rütuş yapıyoruz kendimize.  Her rütuşta ''hıh şimdi daha iyi oldu'' diyoruz son halimize bakıp. 

Bu yolculuğun asıl amacının tamamen kendimizi bulmak ve sevmek olduğuna çok inanıyorum. Başka kimseyle çok ilgili değil. En çok uzak durduğum fikir kendini artık iyi tanıdığını sanmak ve pek çok şeyin en iyisini bildiğini sanmak. Bu ancak kendini çok iyi kontrol etmeyi öğrenmiş olmak olabilir diye düşünüyorum. Bende yapabiliyorum. Herkes de yapabiliyo. Kendimizi kontrol ediyoruz, ehlileştiriyoruz, tutuyoruz. Nasıl yanlış ama. Nasıl aynı kalıplara sıkışık aslında çoğumuz.  

Halbuki nasıl da sınırsız, kalıpsız içimizden geçenler..

Şöyle ki, kalıplara girmek olmamalı hayatı öğrenmek ve kendini bilmek. Kendini öğrendikçe daha çok sınır tanımaz olması doğasında kişinin. Daha kalıba sığmaz, daha parlak daha güçlü olması gerekmez mi. Enerjisi gökyüzüne kadar taşar, ışığı ta uzaktan görünür. Elinden herşey gelir, neyi tutsa oldurur. Neyi istese başarır. 

Ama biyerlerde yanlış anlamış olucak insan ki aynılaşıp, benzemeyi başarı sanıp, herkesin istediğini istemeyi, herkesin dediğini yapmayı düzenin parçası olmak ilan etmiş. Bilmiyorum. Bişeyler feci ters geliyo gözüme de daha anlayıp düzeltemiyorum. 

Daha ikna edemedim kendimi benimle kaçmaya :) 

Ama çok seviyorum, tanıdıkça daha çok seviyorum hayatımı. Kocamı. İşimi. Evimi. 
Sevmeyi öğreniyorum. 
Çook siviyoruumm.

♥♥♥

16 Kasım 2014 Pazar

göremediğimiz sihirli bişiler var evet!

Ufff hayat çok güzelsin..

Şimdilik çoğunlukla pazar günleri öylesin :) Ama biliyorum aslında sen hep öylesin, biz saçma sapan işlere kapılmaktan görmüyoruz seni.. Yaşadığımızı sanmak durumunda sanıyoruz kendimizi, yok etmek için sahip oluyoruz çok şeye. Hep de elimiz boş kalıyo ve öyle de yıllarca yaşayabiliyoruz.

Ama biliyomusun çok gelişme var bizde, herşey benim için dünyanın en güzel mevsimi olan yaz aylarında oldu hep.. Hep o sihirli yaz gecelerinde..

Tüm bir yıla yetecek kadar bıdıklık ve minnoşluk depolayabiliyoruz iki yazdır.. Herşey de kabak koynda başladı.. İzole olabilmek için bazen biraz mesafe gitmek ve uzaklaşmak gerekebiliyo medeniyetten..

Kabak koyuna daha ikinci gidişimizdi sadece ve bi gececik kalmak için gittiğimizde biz normal oda ayırtmış olmamıza rağmen tek olan ağaç evi vermişlerdi bize.. Merdivenlerle çıkılan, tüm evlerden yüksekte ve kocaman bi ağacın gövdesinde.. Çocukken hayal ettiğimiz gibi tam :) O gece ağaç evimize dönerken bi grup hippie (nadiren gördüğüm gerçekten mutlu ve hiçbişey umrunda olmayan insanlar ve gerçek hippiler) bizim evin altında gitar çalarken 'hayat sana güzel' diye bişiler mırıldanıyodu bi yandan da bıdık bıdık dansediyolardı ve ben o an evren tarafından cimcirildim sanki :) şu an bi rüya mı diye cimcirttirdim kendimi, rüya diildi gerçekti.. Bişey vardı sanki unuttuğumuz hayatla ilgili geldiğimiz yerde.. Sihirli bişiler vardı ama biz görmüyoduk.. Fonda çalan müziğin sesini kısmış, gereksiz yere kalın giyinmiş ve hızlı hızlı gidiyoduk nereye bilmeden sanki.. Biz sevimsizleştiriyoduk hayatı.. Basit düşünemiyoduk bile artık çok bilmişlikten..

O zamandan beri serhatla bi söz verdik birbirimize, kelimelerden oluşmayan sadece yürekler arası ve gözlerle anlaşılan bi söz.. Tutamadığımızda susucaktık ve gözlerimizi kapıcaktık, sadece sevgiyi düşünücektik.. O kadar, sadece sevdiğimiz şeyleri, nereye ait olduğumuzu.. Basitti çünkü bundan ibaretti hayat.. Sevdiğimiz şeyleri yapmak, sevdiğimiz kişilerle sevdiğimiz yerde yaşamak..

Pazar günlerine yeni bi anlam yükledik şimdi. Sabah erkenden uyanıp termosta çay demleyip biyerden gevrek alıp gidiyoruz.. Arkamıza bakmadan gidiyoruz sanki tatile çıkıyomuş gibi ya bi deniz kenarına, ya bi göl kenarına yada dağlardakİ minik bi köye.. Öğleden sonra insanlar kalabalıklaşmaya başlayınca biz çoktan dönüş yolunda oluyoruz bıdık bıdık evimizin yolunu tutuyoruz.. Şimdilik karagöl, şirince, meryem anaya, burhaniyeye ve sığacığa gittik.. Bisiklet aldık.. İyice retrolaşmaya kararlıyız.. Televizyonsuz radyolu hayattayız..

 

 

 

9 Kasım 2014 Pazar

unutursam fısılda ♥


Allahım nasıl tatlı bi filmdi öyle ♥


Galasında Çağan Irmak 'bi kendini iyi hisset filmi' diye tanımlamış, ne kadar doğru.. Kaç gün oldu izleyeli müziklerini dinleyip dinleyip duruyoruz serhatla :) Telefonumda 'unutursam fısılda' albümü oluşturdum direk tüm şarkılarını ekledim.. Kadrosu da müthiş ama. Çok kaliteli oyuncular, çok iyiler hepsi her anlamda.. Güzeller, zekiler, yetenekliler..


Sinemalardayken hemen gidin hemen, ama göz kalemi sürmeyin sakın ve mendillerinizi yanınıza alın.. Moraliniz hiç bozulmadan salya sümük ağlıcaksınız çünkü film bitene kadar.. Herkesten, her anısından, kendisinden bişeyler buluyo insan.. Kenan Doğulu 6 tane şarkı bestelemiş bu film için ve Zeynep Farah Abdullah kendi seslendirmiş şarkıları, nasıl da tatlı bi sesi var..


Filmde anlatılanlar  o kadar güzel, o kadar saf, o kadar tanıdık ki.. Önce hayallerinin peşinden giderken içindeki sesi dinle diyo her sahnesinde.. İnan kendine diyo.. Önce inan sonra herşey olur, ama herşey olur, sınır tanımaz inandığın hayallerin diyo için kıpır kıpır ola olan inandırıyo seni buna ♥ Tek tek de gösteriyo..


Sonra sevdiğinin elini sımsıkı tut, kıymetini bil diyo. Küs ayrılma sakın yanından diyo, kırdıysan da kalbini özür dilemeden yanından gitme hayat bu sonra bi daha göremeyebilirsin, çok sev çok sev diyo.. Yaa sevmek ne güzel ya ne güzel diyo :) Gerçek sevginin nasıl ölümsüz olduğunu, her ihtiyacın olduğunda nasıl yanında hissedebiliceğini gösteriyo.. 


Yılların nasıl da su gibi geçtiğini, hayatının nerelerden nerelere gelebileceğini gösteriyo.. Birde çok değişik bişeyi hayal ettiriyo sana.. Burda filmi anlatmamak için tutuyorum kendimi ama kendiniz izlemeniz lazım, yok yok anlatmamam lazım.. Ama yaşlandığında ve mecburen birgün hepimizin kalabiliceği gibi yalnız kaldığında ve geriye dönüp baktığında hayatın nasıl film gibi olduğunu gösteriyo..


Hiç zor diil hayal etmesi, anneni babanı düşününce bile çok garip bi duygu bu.. Gençlik hayalleri, korkuları, cesaret ettikleri, cesaret edemedikleri için neler kaçırdıkları.. İçlerinde kalanlar.. O kadar yaşanan, o kadar yıl.. Bide kendini düşününce insan, şu anda olduğumuz yıl bi gün film sahnesi gibi gelicek aklımıza.. Biz neleri yakalamış neleri kaçırmış olucaz o gün bugünleri hatırladığımızda?


İşte buna göre yaşıcam hayatımı.. Ve yanımdaki tüm sevdiklerime de hep hatırlatıcam bunu. Tüm öğrendiklerimi, tüm yaşadıklarımı o kadar çok seviyorum ki. Tüm başıma gelenleri, tüm hatalarımı, tüm iyi olduğum yanlarımı, tüm beceriksizlerimi sakarlıklarımı :)


Çok şeyi çok seviyorum ♥


Bu filmide çok sevdim, ama çok sevdim. Hümeyra bi sahnede 'yine olsa yine yaparım' diyo tüm herşeyden sonra. 


Bende o gün 'yine olsa yine öyle yaparım' demek istiyorum. 


Hayatta çok güzel şeyler var. Çok güzel insanlar var, çok güzel hayaller var, peşinden gidicek yaşıcak çok güzel hayatlar var..


Çok güzel diil mi ya ♥♥♥





21 Ekim 2014 Salı

cesaretimiz nerde?


Bazen hani birini daha önceden tanıdığımız duygusuna kapılırız ya yada bi yere gittiğimizde daha önce gelmiştim sanki buraya deriz.. Yada bi koku duyup bişiyler hatırlamaya çalışırız, neydi bu koku diye. De ja vu oldum deriz, ben bu anı yaşamıştım deriz..

İşte öyle hissettiğim bi 'dünya' var.. Ara ara tüm benliğime, her bir hücreme tek tek doluyo tüm varlığıyla, tanımlayamıyorum onu.. Sanki hücrelerimin derinlerine gömülü.. Çok iyi saklanmış, korumuş onca hayat kendini.. Biliyorum ama, daha önce yaşamışım gibi biliyorum nasıl bi duygu olduğunu onu yaşamanın.. Bütün evrenin gücü en içindeymiş gibi, istediğin herşeyi yapabilirmişsin gibi.. Sihir de yapabilirmişsin, olduradabilirmişsin, herşeyin de çaresini bulabilirmişsin gibi.. Bu içinde olduğumuzla ilgisi olmayan bi dünya, çaresizlikler, umutsuz yüzler, kabullenmiş zihinler, vazgeçmiş yürekler olmayan bi dünya.. Çekinceler, duraksamalar olmayan, gerçek bi hayat gibi..

Hayatın bi köşesinin başındayız yine bugünlerde. Köşeyi dönünce karşımıza ne çıkıcağını bilmiyoruz. Bu anı daha önce de çok kez yaşamıştık.. Ayrı ayrı da, beraber de.. Hep de bi şekilde üstesinden gelmiştik. Hayatın tam da bu olduğunu düşünüyorum. Hiç bişeyi denemeden bilemeyiz. Ama hep bi şekilde üstesinden geliriz.. Neyi beceremiceğimizi beceremeden, neyi başarabiliceğimizi de başarmadan bilemeyiz.

Geçen geceyarısı balkondaki duvarın boş bi yerinde sağ üst kısmına  suluboyayla bişiler çizdim bide şunu yazdım;

''All you need is faith, trust and a little pixie dust''

Peter Pan'dan.. Tinker Bell'in sözü, çocuklara uçmayı öğretirken söylüyo :) Çok tatlı oldu.

Peki bilenimiz var mı neden cesaret edemiyoruz hayatımızda çok şeye..

Niye bu kadar içimize işlemiş bu duygu.. Çok güzel çekiniyoruz. Geride duruyoruz. İçimize atıyoruz herşeyi. Olduğumuzun yarısını gösterebiliyoruz. Cesaret etsek neler yapabiliriz.. Cesurca elimizi tutmuyoruz kendimizin, onu orda bırakıp bi adım geri gidiyoruz çoğunda. Çok konuşuyoruz, çok biliyoruz, çok eleştiriyoruz ama az yaşıyoruz gibi.

Bide halbuki hepimiz için tek tek ayrılmış sihirli anlar var hayatta.. Cesaret edebilirsek diye bizim için varolan, yazılan ama her seferinde yaşanmayan.. En mutlu olduğumuz anlar hangileri.. Tamamen kendi bulduğumuz, ama tamamen içimizden gelen kendi hayallerimiz neler.. Ait olduğumuz yerler..

Off çok şey var, çok şey var da, oraya varmamıza da daha çok var diyorum bazen. Bilmiyorum.

O bildiğim 'dünya'nın peşinden gidicem hep. Bildiğim 'yürekler' var. Onların yanından ayrılmıcam hiç. Hiç bişeyi bilmiyorum henüz, hepsini bulucam bir bir.

Buldukça yazıcam. Yazdıkça bulucam :)

❤ ❤ ❤

resim: weheartit.com

20 Ekim 2014 Pazartesi

Ördek olsam ben de burda yaşardım :)


Burası Karagöl.. Bizim eve 35 dk, 22 km.  

Virajlı yollardan yaşlı kocaman ağaçların arasından geçiyosun giderken, gidiyosun gidiyosun, o kadar ki, hava değişiyo, ağaç çeşitleri değişiyo.. Sanki uzak bi dağın gizli bi yerine hızlandırılarak gidiyosun. Vardığında etrafında yürüyerek 10 dk'da bi tur  atabildiğin o gümüş rengi göl işte karagöl..  3 kaz 2 ördeğin de evi aynı zamanda, eliniz boş gitmeyin derim :)


Sabah erkenden uyanıp gittik biz, bıdık bi termosta çay demledik, yanımıza da 2 termos bardak aldık, 2 de gevrek, zeytin, peynir, su.. Sıkıca da giyindik ama, iyiki öyle yapmışız, evden çıkarken hava 16 dereceydi orda 11 derecelere düştü ve yukarda bulutların acelesine inanamazdınız.. Nasıl bir rüzgar.. Orda çadırlarda kalan gençler ateş yakmış kahvaltı ediyolar,  çoğu kişinin bide köpişi var yanında, tracking yapan sevimli sevimli gruplar.. Piknik masaları, mangal yerleri, çocuklar için güzel bi oyun alanı bile var. Biz gittiğimizde tüm masalar boştu mesela.. Kahvaltıdan sonra kazları besledik biraz, fotoğraf çektik, manzarayı ve mis gibi havayı depoladık.. Sonra eşyaları arabaya bırakıp yürüyüş yaptık.. 



O kadar güzel, ama o kadar güzeldi ki..

Tam pazar sabahıyla ilgili hayal ettiğim tüm herşey gibi.. Gerçekten gözlerini kapatıp dağı, rüzgarı, yaprakları dinleyebildiğin bi yer.. Her adımında kuru yaprakların hışırtısı ve uupuzun ağaçların müzik sesi var sadece.. Yaprakların arasında değişik renkte çekirgeler var ama zaten sen görünce hemen kaçıyolar.. 

Her renk var, her his, her ferahlık var.. Bu içinde koşturup durduğumuz düzenin ne alaka olduğunu sordurtan her soru var.. Seneler önce daha gofret varken hepberaber kaz dağlarında bi yürüyüşe çıkmıştık, o da harikaydı.. Bi kere gofret vardı zaten :) Minik cüce köpişkomuz, bebeğimiz.. Şelaleler, dev ağaç kovukları, kardelenler.. Değişik bi atmosferi vardı oranın, masallardaki gibi.. Teyzemler de vardı. Teyzem çok tatlıdır benim, değişik bi gözle görür dünyayı özellikle de doğayı.. Demişti ki ''burda yanından geçtiğimiz her ağacın her taşın, her çiçeğin bi perisi var onu koruyan yanında olan.. Onlarda bizi izliyolar şimdi, ne diyolardır acaba bize?'' Hiç biliyomuydunuz bunu, yaaa :)

İşte böyle bişi bu sabah da vardı biz yürürken.. 

Orda yürürken bi de bakıyosun solda, üstünde 'BÜFE' yazan, ufak bi bina, önünde ekilmiş küçük bi alanda biberler, güller, düzensiz düzensiz bişiler bişiler ama belli sevilen, bakılan bi yer.. Yarısı plastik, yarısı ahşap masa sandalyeler.. Bi aile işletiyo sanırım orayı ama belli hepsi çok iyi, tertmiz insanlar.. Derken baktık masanın birinde boş türk kahvesi fincanları var, yaşasıııın, türk kahvesi var burdaaa :) Orda da 3 köpiş güneşleniyo, mest olmuşlar.. Onlar bakıyo onlara belli.. Bi de inanılmaz minnoşlukta bi gri kedi.. Bi british shorthair kedi hemde.. Minyon :) Allahııım, adı da 'hurma'ymış, onların kedisiymiş, ama nası tatlıı :)

Bi tur attık en son gölün etrafında, yine yine gelelim buraya diye diye döndük.. Ama tabi biz göle döndüğümüzde insan kitlesi tamamen değişmişti, dolmuşa doluşup gelen insanlar, son ses müzik açmış şahinler doğanlar, heryeri saran bi mangal kokusu, tüm piknik masaları dolmuş.. Saat 12yi geçmişti, tamaaam, hadi dönebiliriz artık dedik.. Dünyanın en minnoş tatlı pazar sabahlarından biriydi tam istediğim gibi.. Teşekkür ederim ❤️

Bu gibi zamanların sonunda hep hissettiğimiz gibi, aslında mutlu olduğumuz sevdiğimiz hayatın bu olduğunu, hayatın aslında ne güzel olduğunu, nası yenileyici olduğunu, enerjik zevkli olduğunu, sık ve düzenli aralıklarla şehirden uzaklaşmanın ne kadar iyi geldiğini, ihtiyacımız olduğunu düşündük bugün eve döndüğümüzde serhoşkomla.. Tüm günümüz güzel geçti sonra..

❤️❤️❤️


15 Ekim 2014 Çarşamba

geldiiiiiim :)



Geçen hafta evrenimde bi kaçak vardı, bi kara delik, bende içine kaçmış olabilirim hatta.. 

Zaman ve yer kavramım kalmamıştı. Bi şekilde toparlanamamaya ve üzgün olmaya programlanmış gibiydim. Bütün negatifliklerle ve aksiliklerle tam olarak aynı enerjide olduğum için tek tek yaşadım hepsini :P Hala düşündüğümde o burukluğu hissediyorum kalbimde, üzüntü hissettiğim her dakikama hak veriyorum ama hayat da bu işte, böyle. Umurunda da diil pek böyle şeyler. Hayat ve zaman doktorlar gibi aynı. Ellerinde diil, öyle olmak zorundalar başa çıkamazlar yoksa o yüzden hiç duygusal diiller, empati yapmakla uğraşmıyolar ve bi şekilde dedikleri gibi oluyo. Sen yine iyi oluyosun. Bizim fazlasıyla umurumuzda tüm detaylarıyla yaşadıklarımız ama onların pek diil.

Tüm o yaşadıklarımızla oluşmaya devam ediyoruz. Yaşlanmıyoruz yada eskimiyoruz, kendimiz olmaya doğru yaklaşıyoruz. Üzüntülü şeylere direndiğimiz kadar acıklı, hayata teslim olup kendimizi geliştirdiğimiz kadar hafif, olanlarla uğraşıp eleştirdiğimiz kadar aksi, gülümsediğimiz kadar dingin tipler olup çıkıcaz burdan :)

En üzüldüğüm akşam; Louise L. Hay'in Düşüncenin İyileştirici Gücü'nü aldım elime rasgele bi sayfa açtım. (İnandığım kitapların ihtiyacım olduğunda okumam gereken sözlerin yazılı olduğu sayfayı açtığını biliyorum, bunu daha orta okul yaşlarımda öğrenmiştim. ) İçinde olduğum durumla ilgiliydi sayfa, hissettiğim ve yanlış yaptığım şeyler herbir satırda yazıyodu, yazanları dinledim. Serhata da okudum. Zaman aldı tabi ama uyguladım da.

Bloglovin'de dolaştım biraz. Bikaç yazı okudum.. Weheartit'de dolaştım bikaç resim heartladım :) Serhata sarıldım bol bol.. Zor zamanlar için ayırdığım tüm kitaplarımdan birer sayfa kurcaladım. Kalın kalın çoraplarla dolaştım evde :)

Teleskopu kurcaladık bi gece; Fatmanur Teyze de geldi onikiye kadar hiç yıldız görünmeyen o mıymıy gökyüzünde (hiç kızmasın mıymıy diyorum diye o gece öyleydi) iki yeni yıldız keşfettik; Ancha ve Altarius. Onları teleskopa tanımlayıp neptün ve uranüse baktık.. Ay'ı bekledik ama gelmedi bi türlü.. Astronomi.. Yeni bi dünyamız var artık. 

Teapota geri döndüm, orası bi çeşit terapi gibi hayatımda. Tüm zorluklarına, tüm eksiklerine rağmen orası gerçek bi wonderland. Orda çay partileri, durmuş saatler, üstünde 'eat me', 'drink me' yazan sihirli şeyler, rabbit hole'lar.. Minik cüceler, devler.. Herşeyi var oranın. Hayallerinle sınırlı, sihirli bi değnek orası.. 

Bi de ne öğrendim zorla biliyomuyum :) Madem burda kendi kendime yazıyorum, kendi kendime hitap edeyim :) 

Hiçbişeyi aşırı ama aşırı derecede isteme, olunca da aşırı ama aşırı derecede sevinme nihoşko. Abart tamam, bu huyun, ama aşırı derecede yapma. Nazar değdi falan derim bazen ben de ama laf olsun diye alışkanlıktan, inandığımdan diil. Nazar ancak nazarla aynı frekansta atan yüreklere değer, korkmuyorum nazardan. Evrende hiçbişey o kadar rasgele değişebilicek basitlikte diil, rasgele basit bişey nazar. Herşey bu kadar sihirli bi dizilimdeyken, saf ve güzel bişeye nazar değemez. Buna müsade edilceğini sanmıyorum.

Ne olursan ol hayat, biraz dinlenip yine gelivericem yanına hemde yalnız diil, tüm sevdiğim kişilerle tüm sevdiğim şeylerle, içimdeki sesimi de alıp, tüm beğendiklerimle, seçtiklerimle, duydup sevdiklerimle, okuyup öğrendiklerimle gelicem tam da burda durucam.

Bu kadar yüksekte hemde :) eeen güzel yerde :)

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Bazen de herşey çok eğlenceli diil mi..

Yaa bilmiyorum yazın mı herşey bana çoook tatlı görünüyo, hep güneşli diye mi, aydınlıkta sıkıntılar gözle görülmüyo ondan mı.. Saçma olduklarını anlayıp bişilerin arkasına mı saklanıyolar ortadan kayboluyolar hepsi :)

Ruhum da tam yaz mevsiminde ❤️

Nasıl bazen hayat gıcık kategorisinde ‘bu aralar herşey üstüste geldi, hayat sen zorsun’ bıdı bıdı bıdıyı üşenmeden bir bir yazıyosam buraya şu anda sağlam bi ‘bu aralar hep tatlı şeyler üstüste geldi hayat sen ne minnoş şeysin yaaa’ yazısı yazmam lazım.

Cümlelerime nokta koyunca bi durup gülümsüyorum bu arada ben o dereceyim :) Bu muzip gülümsememi Mete’den öğrendim. Siz Mete’yi tanımazsınız daha. O beni ‘teyzuş’ mertebesine yükselten, kitaptaki küçük prens. Daha dünyada yeni :) 13 günlük, hatta -17 günlük diyebilirim çünkü 1 ay erken süpriz yaptı, çok mantıklı bi hareketti bence erken gelişi çünkü biz deliriyoduk koca bi ay nası beklicez diye. O bi bıdık olduğundan basit düşündü, ‘e, ben geliriiiiiim’ dedi :) şimdilerde de çok havalı erken geldiği için, pek minik ve sadece süt içip uyuyo. Ben mıncırınca bazen artist bi gülücük atıyo bazen de kendini beğenmiş büzüveriyo o alt dudağını ki işte o çok fena :)

Mete ❤️ 
Metemmm ❤️

Ah, iyi ki geldin minik aşkım..


Yaşam, her bir minicik detayı kurgular bıdık dizilimlerle bize süprizmiş gibi yapıverir alışıcaksın buna diyemem minnoşum, bu her seferinde hepimizi şok eder ve sen bunun gördüğüm enn tatlı örneğisin ❤️

Öyle bi zamanda öyle bi geldin işte çıkıp.. Mis kokulu minik teyzuşum benim ❤️

Biz sen doğduktan 72 saat sonra rahatlayabildik, sonra iznimizi kullandık iki hippimsi kovboya dönüştürdük kendimizi serhoşkomla haritada aşağı doğru indik 4x4 cip gibi bişeyle ( o vadiye inen yoldaki amca öyle dedi :) ağaçtan evlerde kaldık, sahili takip ettik aşağı doğru bi yeni harita daha aldık keşfetmek için, vadiden aşağı hippimsi olduğumuz kadar off roadumsu bişi yaptık, iki sefer tepenin arkasından ayın doğuşunu izledik kumların üstünde hemde.. Herşey değişmişti kabakta ama zihnimizdekiler çok güçlü olur gerçekten sevince o zaman hiçbişey bozamaz aklında olsun, öyle oldu bizimde ❤️

Ruhumuz çok kalp atışı ister, çok elinden sımsıkı tutmak ister, gözlerinin içine uzun uzun bak ister, güzel müzik dinlemeyi sever, tüm ciğerlerini doldurmak ister deriiin derin, durmanı ister zamanın peşinden koşmanı sevmez.. Bunları da hep farklı sorularla sorar bakalım cevabı gerçekten mi biliyosun diye.
İşte dedim ya bazen de herşey çok eğlencelidir.. Yaz mevsimi minnoştur.. Mete bi küçük prens, teyzesinin fındık burunlusudur ❤️


7 Nisan 2014 Pazartesi

şşşş..

-Neyin peşindesin? -şşşş.. sihirli bıdık bişeylerin.. (fısıldayarak)
Nası bişeylerin?  Biiiilllmiyorum işte.  İçimi hep gıcıklayan gıdıklayan bişeyler var, kendini gösterip gösterip kayboluyo, hayatla ilgili. Yaşamakla.
Kaybolunca unutuyorum yada unutunca kayboluyo.
Geri gelince şok oluyorum nasıl unuttuğuma. Bu gelgitim benim. Bi istatistiğim yok ne zamanlar geliyo ne zamanlar gidiyo. Biraz karışık.
Ötesinde çok şey var. İçimizden gelenlerin orda çok şey var. O yerde, en içte bi güç.
Şu son yazmadığım zamanlarda çok şey oldu. Hep kafamdan yazdım, yazıyomuş gibi düşündüm. Cümleler kurdum, girişler yazdım. Yine okuyomuş gibi düşündüm o yazdıklarımı. Aklımda tuttum, eve gidince yazıyım diye ama bi türlü oturup bloga giremedim. Hiçbirini yazmadım ama ben bol bol kendimle yüzleştim bu düşünce yazılarımda.
Minik bi trafik kazası, gömülü yirmi yaş dişi ameliyatı, geceyarısı acil iğneleri, Pişmiş tavuk rolünde gibiyim bi süredir kendi hayatımın. Ama daha çok kendimle yüzleşiyorum bu sırada çünkü insan bazı zor zamanlarda herzamanki kendinden farklı bi kendini buluyo karşısında ve çok müdahele edemiyo beğense de beğenmese de. Bi bakıyo çünkü O.
Dedim ya şu son yazmadığım zamanlarda çok şey oldu ama bi şey de hala olmadı.
Dünya bıkmadan dönüyo dönüyo bir sürü şey gerçekleşiyo bir sürü şey gerçekleşmiyo ve elinde kalan senin kendinin, kendi yaşadıklarınla ilgili iç yorumların oluyo.
Herşeyi çok seviyorum, çok çok şeyi reddediyorum kabul etmiyorum, çok şeyi olduğu gibi kabul ediyorum. çok çok şeye büyüleniyorum. İyi ki, iyi ki, iyi ki…
❤️❤️❤️

-Neyin peşindesin?
-şşşş.. sihirli bıdık bişeylerin.. (fısıldayarak)



Nası bişeylerin? 

Biiiilllmiyorum işte. 

İçimi hep gıcıklayan gıdıklayan bişeyler var, kendini gösterip gösterip kayboluyo, hayatla ilgili. Yaşamakla.


Kaybolunca unutuyorum yada unutunca kayboluyo.

Geri gelince şok oluyorum nasıl unuttuğuma. Bu gelgitim benim. Bi istatistiğim yok ne zamanlar geliyo ne zamanlar gidiyo. Biraz karışık.

Ötesinde çok şey var. İçimizden gelenlerin orda çok şey var. O yerde, en içte bi güç.

Şu son yazmadığım zamanlarda çok şey oldu. Hep kafamdan yazdım, yazıyomuş gibi düşündüm. Cümleler kurdum, girişler yazdım. Yine okuyomuş gibi düşündüm o yazdıklarımı. Aklımda tuttum, eve gidince yazıyım diye ama bi türlü oturup bloga giremedim. Hiçbirini yazmadım ama ben bol bol kendimle yüzleştim bu düşünce yazılarımda.

Minik bi trafik kazası, gömülü yirmi yaş dişi ameliyatı, geceyarısı acil iğneleri, Pişmiş tavuk rolünde gibiyim bi süredir kendi hayatımın. Ama daha çok kendimle yüzleşiyorum bu sırada çünkü insan bazı zor zamanlarda herzamanki kendinden farklı bi kendini buluyo karşısında ve çok müdahele edemiyo beğense de beğenmese de. 

Bi bakıyo çünkü O.

Dedim ya şu son yazmadığım zamanlarda çok şey oldu ama bi şey de hala olmadı.

Dünya bıkmadan dönüyo dönüyo bir sürü şey gerçekleşiyo bir sürü şey gerçekleşmiyo ve elinde kalan senin kendinin, kendi yaşadıklarınla ilgili iç yorumların oluyo.

Herşeyi çok seviyorum, çok çok şeyi reddediyorum kabul etmiyorum, çok şeyi olduğu gibi kabul ediyorum. çok çok şeye büyüleniyorum. İyi ki, iyi ki, iyi ki…

❤️❤️❤️


12 Aralık 2013 Perşembe

Yasemin Soysal: Hindistan mı, Kral Çıplak Diyecek Yok Mu?

Yasemin Soysal: Hindistan mı, Kral Çıplak Diyecek Yok Mu?


”Soruların cevaplarını o kadar çok dışarıda arıyoruz ki, doğru cevap çok uzaklarda olmalı. Mistik olmalı, ulaşılması zor, elde etmesi imkansız olmalıydı.
Tabi ki biz durduk yere bu fikirlere kapılmadık. Eğitmen sanıp peşine düştüklerimiz, kitap sanıp okuduklarımız, ruhsalcılık üzerine bir sürü kirli bilgi bunu yarattı. Dünya ve ruhumuz evrimleşirken biz belki de bilgi aynı kalsın istedik. Ama mümkün değil, dönem, ruhlar, enerjiler ve hisler değişti. 

Geçmişe ait bir çok ruhsal öğretilerde evrimleşmek zorunda. Geçmişin farkındalık yolcusu o günün şartlarında onu yapması gerekiyordu, bugün sen aynısını yapmak zorunda değilsin. O Himalayalar’a çıktı ve rüzgarı dinledi ama belki de kulağında walkman’i olsaydı müzik dinliyor olacaktı.
Fakat gerçek ruhsallık bu değil. Zaten çıkılan her yolculuk ruhsal bir yolculuktur. Aradığın farkındalık her yerde olabilir. Bir Paris seyahatinde, evde televizyonun karşısında oturmuş soyduğun portakal kabuklarını sobaya atarken, Himalayalar’ın tepesinde ipodunda çalan 80 ler müziğiyle… işte her an yeter ki aklın fikrin orada olsun o gelecektir. Kulaklığındaki ipod’u çıkartıp illa kuş seslerini dinlemek zorunda değilsin, Coco Chanel parfümün varken tütsü kokusuna bulanmak zorunda değilsin, Amerika da kahveni yudumlamayı bırakmak zorunda değilsin!”


Bu yazıyı paylaşmam gerekti.

Daha dün akşam konuşturken serhatla dedim ki; ”yurt dışına çıkmak istiyorum heryeri gezmek istiyorum her yeri her yeri, parisi, hindistanı, çini..” patlama yaşadım öyle bi resmen :)) Gitmek yok aslında, hep içindesin, için nasılsa hep öylesin dünyanın en sıkıcı yerinde de eğlenirsin, en eğlenceli yerinde de sıkılırsın.. Kimse sen nerdesin bilemez, sen bile bilemezsin çoğunlukla ‘an’da olmadığın için orda burda sanırsın kendini ama içinde değilsindir.

Dünyanın en güzel yeri içindeki gizli yerindir, bide sevdiğini gerçekten görüyorsan duyuyorsan onun içindeki gizli yeridir.. ❤❤  

İşte sevgilililerin bir görevi de birbirlerini içinde korumaktır bu yüzden, uzaklarda çok kalıp kayboldukça orayı hatırlatmaktır ❤ 

16 Ağustos 2013 Cuma

..gizli sihirli bağ

Sorumlulukların en büyüğü içindeki büyük sonsuz güce, öze sahip çıkmak. Onu hissetmek. Aldanmadan, kapılmadan, orjinalini korumak verilenin. Çünkü verilen öz; parlak, sonsuz, yumuşak, ince, hafif, yüksüz. Sanılan buranın parçası olunması gerektiği. Buraya adapte olunması gerektiği. Ama burası inanılmaz geçici ve anlık. Ve yaratılışımız bizim sandığımızın aksine burası için değil. Öyle olsa herkesin derinlerinde bir yorgunluk, özlem, kırıklık olmazdı. İçlerdeki buruğun sebebi kalabalığa yetişme çabası yüzünden terkedilen ‘öz’ler. İnsanın burdaki kayboluşunun yarattığı bişey. 
Daha çok şeye sahip olmak gerekmiyor, aksine daha az şeye daha çok sahip çıkmak gerekiyor. Özümüze. O kadar.
Görünmeyen gizli sihirli bağı dinlemek.
Ona güvenmek ve bilmek. 

Sorumlulukların en büyüğü içindeki büyük sonsuz güce, öze sahip çıkmak. Onu hissetmek. Aldanmadan, kapılmadan, orjinalini korumak verilenin. Çünkü verilen öz; parlak, sonsuz, yumuşak, ince, hafif, yüksüz. Sanılan buranın parçası olunması gerektiği. Buraya adapte olunması gerektiği. Ama burası inanılmaz geçici ve anlık. Ve yaratılışımız bizim sandığımızın aksine burası için değil. Öyle olsa herkesin derinlerinde bir yorgunluk, özlem, kırıklık olmazdı. İçlerdeki buruğun sebebi kalabalığa yetişme çabası yüzünden terkedilen ‘öz’ler. İnsanın burdaki kayboluşunun yarattığı bişey. 

Daha çok şeye sahip olmak gerekmiyor, aksine daha az şeye daha çok sahip çıkmak gerekiyor. Özümüze. O kadar.

Görünmeyen gizli sihirli bağı dinlemek.

Ona güvenmek ve bilmek


14 Ağustos 2013 Çarşamba

Benim tatlı minik piskopat hayatım :)

Benim tatlı minik piskopat hayatım :)

Hepimizin de öyle biliyorum. Kendi minik hayatlarımızı kördüğüm yapıyoruz. İçinden çıkamıyoruz sonra. Ne ediyosak kendimiz ediyoruz hep biliyoruz dimi. Kader; tamam inanıyorum ama öyle bi seçim gücümüz var ki aslında şaka gibiyiz. Ama biz seçim yapabilme konusunda diil de olana razı gelme konusunda acayip yetenekli çıktık. Nasıl bırakıyoruz kendimizi olayların akışına tembellikten mi , sıradanlıktan mı bilmiyorum. Böyle bi ‘tamam hı hı peki’ deme halideyiz başımıza gelenlere ama kabul de etmiyoruz sonra, sanki olurken orda diildik biz..

Benim tatlı minik piskopat hayatım diyodum ben :)

Benim komik bi hayatım var gerçekten çok seviyorum ama bi deli bi garip akışı var hayatımın :)  hem çok şanslıyım ben hemde zavallı minnoş durumları var hayatımın. Öyle ki sinirimi bozamıyorum bazen ‘nasıl yaa’ diye hayretlere düşmekten. Çok şükür gerçekten çok şükür :) kıymetini biliyorum hayatımın. Herşey hep toz pembe yolunda diye değil, benim hayatım olduğu için seviyorum onu. Herşeyiyle kabulüm. Uyuz bi yapısı var hayatımın herkesinki gibi ama işte gönlümü alıyo bi şekilde. Hayatımda şanslı çünkü yumuşayıveriyorum hemen :p

Yetenekli olduğum bi konu şu; hepimizin bazı zamanları bi süreliğine sıkışık ve stresli olur. Bi dönemdir hani bu, geçici olduğunu bildiğimiz için idare ederiz. İşte beeennn, yüce bıdık insan benn, böyle zor zamanlarda bikaç halt da kendiliğimden yiyip  iyice zorlaştırıyorum hayatımı sonra aşırı derecede de sakin ve cool karşılayıp sırıtabiliyorum kıs kıs :) napıyorum ben kuzum yahu?

İnsan nasıl zorluyo hayatta sınırlarını. Nereye kadar başarabilme, halledebilme bilinmezliğiyle nelere kalkışıyo :) 

Zaten düzenli aralıklarla hesap sorduğum, sorguladığım, bazen küçümsediğim bazen hayran kaldığım bu ‘yaşam döngüsü’ bu aralar benimle dalga geçer gibi. Komik tesadüfler silsilesi ya, hiç ummadığım zamanlarda öyle minik ama acayip işaretler görüyorum ki bazen.. İşte öyle zamanlarda çok samimi ve sempatik buluyorum hayatımı :) 

Hani ‘Truman Show’ diye bi film vardı, o adamcağız kaç yaşına gelene kadar anlamamıştı oncağızın hayatının bi televizyon şovu olduğunu.. İşte o filmi yazan senaristi anlıyorum ben :) seviyorum bile onu :)

Seviyorum da seviyorum işte birsürü şeyi :p

❤❤❤

not: resim önemli :)

Hepimizin de öyle biliyorum. Kendi minik hayatlarımızı kördüğüm yapıyoruz. İçinden çıkamıyoruz sonra. Ne ediyosak kendimiz ediyoruz hep biliyoruz dimi. Kader; tamam inanıyorum ama öyle bi seçim gücümüz var ki aslında şaka gibiyiz. Ama biz seçim yapabilme konusunda diil de olana razı gelme konusunda acayip yetenekli çıktık. Nasıl bırakıyoruz kendimizi olayların akışına tembellikten mi , sıradanlıktan mı bilmiyorum. Böyle bi ‘tamam hı hı peki’ deme halideyiz başımıza gelenlere ama kabul de etmiyoruz sonra, sanki olurken orda diildik biz..

Benim tatlı minik piskopat hayatım diyodum ben :)

Benim komik bi hayatım var gerçekten çok seviyorum ama bi deli bi garip akışı var hayatımın :) hem çok şanslıyım ben hemde zavallı minnoş durumları var hayatımın. Öyle ki sinirimi bozamıyorum bazen ‘nasıl yaa’ diye hayretlere düşmekten. Çok şükür gerçekten çok şükür :) kıymetini biliyorum hayatımın. Herşey hep toz pembe yolunda diye değil, benim hayatım olduğu için seviyorum onu. Herşeyiyle kabulüm. Uyuz bi yapısı var hayatımın herkesinki gibi ama işte gönlümü alıyo bi şekilde. Hayatımda şanslı çünkü yumuşayıveriyorum hemen :p

Yetenekli olduğum bi konu şu; hepimizin bazı zamanları bi süreliğine sıkışık ve stresli olur. Bi dönemdir hani bu, geçici olduğunu bildiğimiz için idare ederiz. İşte beeennn, yüce bıdık insan benn, böyle zor zamanlarda bikaç halt da kendiliğimden yiyip iyice zorlaştırıyorum hayatımı sonra aşırı derecede de sakin ve cool karşılayıp sırıtabiliyorum kıs kıs :) napıyorum ben kuzum yahu?

İnsan nasıl zorluyo hayatta sınırlarını. Nereye kadar başarabilme, halledebilme bilinmezliğiyle nelere kalkışıyo :)
Zaten düzenli aralıklarla hesap sorduğum, sorguladığım, bazen küçümsediğim bazen hayran kaldığım bu ‘yaşam döngüsü’ bu aralar benimle dalga geçer gibi. Komik tesadüfler silsilesi ya, hiç ummadığım zamanlarda öyle minik ama acayip işaretler görüyorum ki bazen.. İşte öyle zamanlarda çok samimi ve sempatik buluyorum hayatımı :)

Hani ‘Truman Show’ diye bi film vardı, o adamcağız kaç yaşına gelene kadar anlamamıştı oncağızın hayatının bi televizyon şovu olduğunu.. İşte o filmi yazan senaristi anlıyorum ben :) seviyorum bile onu :)

Seviyorum da seviyorum işte birsürü şeyi :p

❤❤❤

not: bu yazıda resim ekstra özenli seçildi :)